|
Der feind sitz im kopf
(Düşman kafanın içindedir)
Franz Kafka
|
Ahmet beyin Nirvanaya ermesi ilginç bir tesadüfle gerçekleşti. Geçmişine dönüp baktığımızda, aslında onun hiç bir zaman nirvanaya ermek istemediği şaşırtıcı gerçeği ile karşılaşırız. İşin garibi nirvana kelimesini daha önce hiç duymamıştı ve doğal olarak da ne anlama geldiğini bilmiyordu. Daha ilginç olan ise, Nirvana’ya erdikten sonra da nirvana kelimesini hala bilmiyordu ama ne olduğunu anlamıştı. Ama işte mutlu bir tesadüfle Ahmet bey nirvanaya erdi, hem de bir sürü tütsü butiği, meditasyon kasetleri ve neredeyse bir servete mal olan pahalı Tibet yolculukları olmadan bunu başardı. (Yazarın notu: Hintlilerin dediği gibi tesadüfte tesadüf yoktur. Ahmet Beyin başına gelenlerin hepsi tesadüftü ama bütün olarak nirvanaya ermesi tesadüf değildir. Bu paradoksal gerçeğin, kelimeler ile açıklanması imkansız olduğu için, tesadüfü tesadüf olarak kabul etmek zorundayız)
Sandığınızın aksine, Nirvana hakkında en ufak şey bilmemesi onun nirvanaya ermesine engel olmamış, bilakis tahmin edemeyeceğiniz kadar çok ona yardımcı olmuştu. Çelişkili olsa da şu bir gerçektir ki, nirvananın (ya da aydınlanma diyelim) önündeki en son ve en büyük engel aydınlanmaya duyulan tutkulu istektir. Bir hedefe varmak için duyduğunuz istek ne kadar fazla ise, o hedefe varma olanağınız o kadar fazlalaşır ama Nirvana konusuna gelince bu basit kural tam tersine çalışır. Onu ne kadar çok isterseniz ondan o kadar uzaklaşırsınız. Bu paradoksal durumu yaratan aslında basit bir gerçektir. Hiçbir şey istememeyi istemek de özü itibariyle bir istektir, hem de çok kuvvetli bir istek. Burada önemli olan neyi istediğiniz değil (bir külah dondurma olabileceği gibi nirvanaya ermek de olabilir), istek duymanın ta kendisidir.
Her ne kadar Ahmet bey nirvananın kelime anlamını hiç bir zaman öğrenmemiş olsa da, yazar dahil olmak üzere bu kelimenin anlamını bilenlerin de nirvanayı bildiklerini sanmayın . Gerçek anlamda nirvanaya eren bir kişi, nirvanın ne olduğunu bilebilir. Bunun dışında sadece nirvananın ne olmadığın söyleyebiliriz ama maalesef ne olduğunu söyleme imkansızdır. Nirvana mutluluk, huzur ve yaşama sevinci değildir. Belki içinde bunları barındırabilir ama bunlar nirvana değildir. Nirvanayı anlatmak, denizi görmemiş bir insana denizi anlatmak kadar zordur. Deniz büyük bir su kütlesidir ama onu bir su kütlesi olarak tanımlayamayız. Deniz denizdir. Denizin ne olduğunu ancak denizi yaşayarak öğrenebilirsiniz, tıpkı nirvana da olduğu gibi. Sözü fazla uzatmadan tekrar Ahmet beyin ilginç nirvana öyküsüne dönelim.
Hikayemizin kahramanı (sözlük anlamıyla elbette, yoksa onun kayda geçmiş herhangi bir kahramanlığı yoktu) Ahmet bey, sıradan bir insan olarak kırk yaşına girdiğinde alabildiğine sıradan bir yaşam sürüyordu. Artık sadece haftada bir kere sevişseler de hala sevdiği ve onu seven bir karısı ve iki kızı vardı. Bir kooperatif evi, ucuzundan, az yakan bir araba ve kızlarının mürüvvetini görmek dışında yaşamdan çok fazla bir beklentisi de yoktu. Bunca yıllık memuriyetinden sonra kim bilir belki iş yerinde bir müdür yardımcılığı verebilirlerdi ona. Elbette bu çok hoş bir sürpriz olurdu ama bu bile bir kaplumbağadan fazla hırsı olmayan Ahmet bey için gerçekleşmesi oldukça uzak bir hayaldi. Yaşamının renkli olduğunu söylemek elbette budalalık olur ama genelde huzurlu ve hatta mutlu olduğunu kabul edebiliriz.
Yaşam onu bir köşede unutmuş olsa da Ahmet bey durumundan pek de şikayetçi değildi. (Yaşam bunu sık sık yapar, insanları huzurlu ve konforlu bir hapishanin içine koyup, onları unutur. Kendilerini talihli sayan nice insanların aslında ne kadar talihsiz olduklarını bilmek gerçekten üzüntü verici). Halini hatırını soranlara içten bir gülümsemeyle “Çok şükür iyiyim” diyordu. Sağlığı yerindeydi, bir işi ve ailesi vardı. Yine de kendiyle baş başa kalabildiği nadir anlarda, farklı bir yaşamın, televizyonlarda gösterilen o renkli hayatların hayalini kurmuyor değildi ama bu çocuksu hayallere kendini kaptırmayacak kadar da sağduyu sahibiydi.
Birbirine neredeyse tıpatıp benzer günlerin birinde, işten eve gelen Ahmet bey ayaklarını uzatıp can sıkıcı haberleri izlerken ilkokula giden küçük kızı elinde kitabıyla gelip, sanki kendi keşfetmiş gibi organların işlevini babasına anlatmaya başlamıştı. Onun bu çocuk heyecanını engellemek istemeyen Ahmet bey, sanki ilk defa öğreniyormuş gibi küçük kızıyla birlikte gözün görmeye, kulağın ise duymaya yaradığını tekrar etti. Görünen organlardan görünmeyenlere geçtiklerinde sıra beyne gelmişti. Küçük kızı oldukça berbat çizilmiş ve bir beyinden çok iri bir cevize benzeyen resme bakıp sanki kendi keşfetmiş gibi “beyin” diye bağırdı ve ardından çocukları sevimli yapan çok bilmiş bir edayla ekledi, “düşünce organı”. Yaptığı tanımlama ona yeterli gelmemiş olmalı ki okulda öğretmeninin yaptığı gibi hafifçe öne eğilerek “düşünceler bir kulağımızdan girip diğer kulağımızdan çıkarlar” dedi ve kitaptaki beyin resminin üzerinde kalemiyle acemice düşüncelerin geçiş hattını çizdi.
Bu çocuksu ama sevimli açıklama Ahmet beyi epey güldürmüştü. Aklı başında bir yetişkin olarak, kızına düşüncelerin öyle boşluktan gelip beynin içinden geçmediğini, aslında düşünceleri oluşturanın beynin kendisi olduğunu açıkladı. Küçük kızı bu kuru bilimsel açıklamayı pek kabul edecek gibi görünmüyordu, bilakis inatla kendi teorisini savunmaya ve ısrarla kitabın üstünde beyinden geçen farklı düşünce yollarını çizmeye başladı. Dediğine göre, düşünce organını iki gün boyunca izlemiş ve bu iki günlük deneyimden çıkardığı sonuçlara göre düşünceler kafanın belirli noktalarından girip ve sonra yine belirli noktalardan çıktığını bulmuştu. Bu okulda öğretilmeyecek kadar tuhaf ve bir o kadar da yaratıcı fikirdi. Küçük kız bu ilginç fikri nereden bulmuştu? Biraz sıkıştırılınca baklayı ağzından çıkardı, okuldaki bir başka çocuktan duymuştu. O çocukta bunu deli olduğu söylenen mahalle bakkalından öğrenmişti. Söylenenlere bakılırsa, bakkal Tanrı ile konuşuyordu. Baba ile kızı arasındaki yarı bilimsel tartışma, yemeğin hazır olduğunu söyleyen annenin sesiyle sona erdi. Yine de kızının tuhaf fikirlere kapılmasını istemeyen Ahmet bey, yemeğe oturmadan önce alelacele epey yüksek perdeden bir sesle, neredeyse azarlar gibi düşüncelerin izlediği yolların olmadığını söyledi. Ders kitabını kapatıp, yemeğe oturduklarında çoktan ikisi de tartışmalarını unutmuşlardı.
Ertesi gün öğle arasında, Ahmet bey vitrinlere bakmak için şehirde öylesine dolaşırken çok yakında duran ama yüzlerini göremediği bir erkek ve bir kadının konuşmasına istemeden kulak misafiri oldu. Alışık olduğu çiftlerin aksine sürekli konuşan adamdı. Kadın ara sıra bir şeyler söylüyordu ama genelde konuşma bir monolog şeklindeydi. Seslerinin tonlarından aralarında duygusal bir bağ olduğunu hemen anladı ama bunun ne tür bir bağ olduğunu çıkaramadı. Bir karı koca olabilecekleri gibi, çok yakın arkadaş da olabilirlerdi. Çok nadir durumlar dışında kadın, erkek arkadaşlığının olmayacağını bildiği için onları kafasında hemen sevgili yapıverdi.
Durmaksızın konuşan adam, “beyninde uçuşan düşüncelerden” şikayet ediyordu. Anlattığına göre, birbiriyle bağlantısız ve nereden geldiğini bilmediği bir sürü düşünce sürekli olarak beynini işgal ediyordu. İşin kötüsü adam düşüncelerin nereye gittiğini de bilmiyordu.
“Her şey kafamın içinde, dost ve düşman da orada bir yerde” dedi adam. Bunu öylesine bir çaresizlikle söylemişti ki sanki birileri beynini alsa çok mutlu olacaktı.
Yanındaki kadın “evet haklısın, akıp giden düşünceler” dedi onaylarcasına. Sanki o da aynı dertten muzdaripmiş gibi çıkmıştı sesi. Ahmet bey, en sonunda merakına karşı koyamadığı için talihsiz adamı ve anlayışlı kadını görmek için döndüğünde ortalıklarda kimse yoktu. Gözleri gizemli konuşmacılara yakıştırdığı yüzleri sokaktaki kalabalıkta aradı ama nafile, kaybolmuşlardı. Birden aklına kızıyla akşam yaptıkları konuşma geldi. Kızının ve kendisinin söylediklerini hatırladı ama bu sefer gülümsemedi. Tam tersine birkaç dakika önce yanı başında konuşan adamın çaresizliği sanki ona bulaşmış gibi içi sıkıntıyla doldu. Yaşama dair derin bir soruyla karşı karşıya kalmış gibi alnı kırıştı ve kendini boğulacakmış gibi hissetti, sebebsiz ama gerçek bir sıkıntı.
“Evet, düşünceler nereden gelip nereye gidiyorlar? Kızımın dediği gibi kafamın içinde hangi yolu izliyorlar” dedi içinden. Düşüncelerin nereden gelip nereye gittikleri düşüncesi de kafasının içinden gelip geçti. Düşüncenin düşüncesini yakalamak onda tarifi imkansız anlık bir neşe yarattı. Yine de kafasından bu saçma sapan düşünceyi atmaya, başka şeylerle ilgilenmeye çalıştı, eve alınacakların listesini gözden geçirdi, vitrinde gördüğü kravatın hangi gömleğine yakışacağını düşündü vs. Kolundaki saatine baktığında, işe yetişmek için fazla zamanı kalmadığını gördü. Hızlı adımlarla işine döndü, masasına oturdu, bir demli çay söyledi ve işlerine gömüldü. Şükürler olsun ki günlük yaşamın rutini imdadına yetişmişti ve soruyu unutmuştu.
Birdenbire yaşamına giren bu tuhaf soruyla aralarındaki bu geçici ateşkes çok kısa sürdü. Akşam servise adımını atar atmaz, sanki soru onu orada sabırla bekliyormuş gibi birden yine aklına takıldı. Soruyu düşünmemeye çalışıyor ama bunun için çabaladıkça soru daha çok kafasına yerleşiyordu.
Şunu bilmenizi isterim ki, onu tanıyanların da kabul edeceği gibi, Ahmet bey kesinlikle takıntılı bir insan değildi. Tuttuğu futbol takımı yenildi diye dünyaya küsen veya rakip takımın taraftarlarını bıçaklayan aptallardan biri olmamıştı. Herhangi bir dava veya inanç için şehit olmaya can atanlardan da değildi. Fakat işte ne olduysa, hayatında ilk defa zihni bu garip soruya takılıp kalmıştı. Hani bir yerde duyduğunuz ve dilinize yapışan bir şarkı ya da aptal reklamların cıngılları gibi.
Ahmet bey, bu tuhaf derdini kime açabilirdi ki? “Kırk yaşıma geldim ve birdenbire düşüncelerin beynimde hangi yolu takip ettiğini bulmak bende bir takıntı haline geldi” dese ona ya gülerlerdi ya da deli gözüyle bakarlardı, hele ki vasatlığın ve sıradanlığın bir erdem sayıldığı bir ülkede.
Sonraki iki hafta boyunca, Ahmet bey ile soru arasında neredeyse amansız bir mücadele gerçekleşti. Bir şeyle meşgul olduğu zamanlarda bile, soru her zaman omuzlarının arkasından onu takip ediyordu. Soruya karşı verdiği mücadele garib bir şekilde soruyu güçlendiriyordu. Onu yok etmek istedikçe, soru her seferinde daha da güçlenmiş bir halde tekrar karşısına çıkıyordu. Başta karısı olmak üzere herkes ondaki bu değişikliği fark etmişti ama sadece “yok bir şey” deyip geçiştiriyordu. Aslında dediği doğruydu, ortada hiç bir şey yoktu. Bir soru vardı ve ondan ısrarla kendisini cevaplamasını istiyordu. Ahmet bey, çok daha sonra aslında sorunun bir cevap olduğunu, bulması gerekenin bir soru olduğunu anlayacaktı ama işte o zamanlar aslında bir cevap olan soruyu, bir soru sanıyordu. (Yazarın notu: soru ve cevap ikilisi oldukça yanlış anlaşılmış bir kavramdır. İnsanlar her sorunun bir cevabı olduğu yanılgısı içindedirler. Her sorunun bir cevabı olduğu doğru değildir, aynı şekilde her cevabın da bir sorusu olduğunu sanmak bir yanılgıdan ibarettir. Bir sorunun, birden çok cevabı olduğunu söylemek bir çok insana çok aptalca gelebilir ama doğrusu da budur. İlginç olan bir başka şey ise, neredeyse sınırsız sayılabilecek evrende soru ve cevabın sadece insan beyninin içinde olduğu gerçeğidir. Başka hiç bir yerde, sorular ve tabi ki cevaplar yoktur, hatta samanyolu galaksisinde bile.)
Tahmin ettiğiniz gibi Ahmet bey bu uzun ve yorucu mücadeleye dayanamadı ve en sonunda pes etti. Sürekli bir şeyi isteyen şımarık bir çocuk gibi davranan ve hayatını kelimenin tam anlamıyla zehir eden soruyla ilgilenmeyi kabullendi.
“Düşüncelerin kafamın içinde nasıl oluştuğunu, nereden gelip nereye gittiğini bulacağım” dedi kendi kendine. Bu bir tür söz verme, biraz kabulleniş, çokça da yenilginin açıklanması ve bundan duyulan çaresizlik gibiydi. Teslim bayrağının sallanmasıyla birlikte, Ahmet beyin nirvana macerası başladı.
Düşüncelerin beyninde nerede ve nasıl oluştuğunu, ve hangi yolu izlediklerini, en sonunda da nasıl kaybolduklarını bulmak için kendince basit bir metod buldu: düşünceleri beyninin içinde takip etmek. Bu çözüm hepimize çok basit görünebilir, ama kabul edin siz de olsaydınız aynı yola başvururdunuz. Fakat bu çözümde de paradoksal bir yan vardı. Düşünceleri üreten zihin düşünceleri izleyecekti. İzleyen ve izlenenin çok belirsiz, hatta iç içe geçmiş olduğu bir durum; bu aslında kuyruğunu yakalamaya çalışan bir köpeğin acıklı ve bir o kadar da komik halinden farksızdır. Ama Ahmet beyin de yapacağı başka bir şey de yoktu.
İlk önceleri, işinden, karısından ve kızlarından arta kalan boş zamanlarında düşüncelerini izlemeye başladı. Evde herkes uyuyunca, misafir odasındaki rahat koltuğunda oturuyor, gözlerini kapatıyor ve düşüncelerin peşine düşüyordu. Kafasından gelip geçen düşüncelerin kısa yaşamlarını büyük bir dikkatle takip ederken, düşüncelerin kısa ömürlerine dair kısa notlar düşüyordu. Önceleri bunları hemen yanındaki ufak deftere not etmeyi denedi ama düşüncelerin hızına yetişmesi mümkün görünmüyordu. Ayrıca yazdıklarını daha sonra okuduğunda bölük pörçük ve deli saçmaları gibi olduklarını gördü. Kızlarının okul taksidini düşünürken, hemen ardından öğrencilik yıllarında herkese kök söktüren bir hocanın sözlerini hatırlıyabiliyordu. Belki ilginizi çeker diye bu düşünce tutanaklarından kısa bir bölüm vereyim;
- genel müdür görevden alınacakmış
- dış kapıyı bir an önce yağlamam gerekiyor çok gıcırdıyor
- sigarayı azaltmalıyım
- karımı çok seviyorum
- kızlarımı çok seviyorum
- kaynanamın uzakta olması iyi bir şey
- Fener, Galatasaray maçı berabere biter
- Hayat çok anlamsız
- Karımı seviyorum.
- Bu göbek nasıl eriyecek?
Gördüğünüz gibi birbiriyle bağlantısız bu metinlerin hiç bir anlamı yoktu. Ortak noktaları, hemen hepsinin gelip geçici, yani anlık olmalarıydı. Kafasının içinde nerede oluştukları ise tamamıyle bir muammaydı. Kimi zaman kafasının sağ arka tarafında oluştuklarını ve buradan sol ön tarafa doğru meyilli bir yolu takip ederek alna yakın bir yerde sonlandıklarını sandı. Hatta bu yüzden sık sık kafasının bu hassas bölgelerin kaşıma ihtiyacı duydu. Epey bir süre kafasında hayali yollar bulduğunu sandı ama her şey gün gibi ortadaydı, aslında düşünceler beyninde öyle bir yol falan takip etmiyorlardı. Zihnin hayali bir sahnesinde birden bire ortaya çıkıyorlar ve bir süre kaldıktan sonra aynı süratle yerlerini bir başka düşünceye bırakıyorlardı. Arada çok kısa olsa dahi bir boşluk hiç bir zaman oluşmuyordu. Düşüncelerin kesintisiz bir şekilde ortaya çıkmaları ve kaybolmaları, bir düşünce akışı olduğu yanılsaması yaratıyordu. Aslında ortada bir akış falan da yoktu. Perdeye yansıyan film karelerinin yarattığı gibi bir yanılsamadan başka bir şey değildi bu.
Sadece akış değil, ortada bir düzen falan da yoktu. Ahmet bey ne kadar çabalasa da, birbirini takip eden düşünceler arasında mantıklı hiç bir bağlantı kuramıyordu. Kafasının içi, her kafadan bir sesin çıktığı berbat apartman toplantılarına benziyordu. Neredeyse utanarak fark ettiği gerçek şuydu: kendi zihni ona alabildiğince yabancıydı. Kırk yıldır farkında olmadığı zihnini, daha yeni tanıyormuş gibi hayretler içinde izliyordu. “Alnımın arkasındaki yabancı” dedi zihni için. Aslında doğruyu söylemek gerekirse, gerçekten de zihnini yeni tanıyordu.
Ahmet beyin yaptığı aslında tam tamına meditasyondu. Tahmin edebileceğiniz gibi, Ahmet bey meditasyonun da ne olduğunu bilmiyordu. Bilmemesi onun için çok daha iyiydi, çünkü eğer meditasyonun ne olduğunu bilseydi, çok büyük bir ihtimalle başarısız olacaktı. Çoğu insan belirli amaçlar koyarak ve genellikle özentiyle meditasyona başlarlar. Bu amaçlar yüzünden, dikkatli ve sabırlı ama aynı zamanda alabildiğine tarafsız bir tanıklık olma halini başaramazlar. Düşüncelerin yok olmasını, huzura kavuşmayı ve hatta nirvanaya ermeyi sabırsızlıkla isterler. Sakinleşmek için çaba gösterirler ve bu çaba da sakinleşmelerine engel olur. Alın işte bir paradoks daha! (Yazarın notu: Meditasyon da oldukça yanlış anlaşılmış bir başka konudur.
Devamı
kitapda...
ehmet Emin Arı