O bir melekti...

 
               


Onu ilk defa bir yaz sabahı güneşin yer yüzünü ilk öpüşüyle görmüştüm ve görür görmez ağlamıştım. 

İnsan yaşlanınca erken uyanıyor. Geçmişten kopup gelen anılar ya da yüzsüz bir sırt ağrısı sizi erkenden uyandırıveriyor. Uykudan uyanıp tavanın beyazlığından alnıma sarkan lambayı görünce bir daha uyuyamam. Yatağın sağ tarafını sağ elimle yoklarım. Eşim ölmeden önce bunu hep yapardım. Elimle elini ya da bedenini kavrardım. Yine elimle yokluyorum yatağın hüzünlü boşluğunu. İnsan garip bir yaratıktır. Umut işkencesini hiç ama hiç bırakmaz. Sanki eşimi bulacağımı sanırım her sabah. Uyku ile uyanıklık arasındaki o ince çizgide hep o umut yeşerir içimde, sonra bilincim yerine gelir ve elim çarşafın beyazlığında yitip gider. 

Yavaşça zamanı ürkütmeden kalkarım. Yatağın kenarında duran pontif terliklerimi ve sabahlığımı giyerim sakince. Çayın suyunu koyar, ocağın altını yakarım. Sonra cam kenarındaki koltuğa geçerim. Sokağın ve yaşamın canlanmasını seyre dalarım her gün, bıkmadan usanmadan. Her şey yerli yerinde olursa ve her gün aynı şekilde tekrar ederse sanki ölümü yenecekmişim gibi gelir bana. Öğle yemeğini hep 12’de yersem ya da temizlikçi kadınla didişerek evi her Cuma temizlersem, sanki ölüm benden uzak kalacak sanırım. Her gün yaşamın kendini tekrar etmesi insanın kendisini sürprizlere karşı koruyacağını inandırır. Tüm sürprizlere ve sürprizlerin en büyüğü olan ölüme karşı... Oysa yaşam her zaman sürprizlerle dolu değil midir? Bir gün en büyük sürprizini yapar ve çeker gider. Bekliyorum...


Herkesin budalaca aşırı iyi niyetli ve gülümser olduğu bir veda partisinde armağan ettikleri sahte altın kaplamalı saati bayramlarda ve kabul günleri haricinde hiç ama hiç takmam. İçimdeki sessiz saatin tıngırtılarını duyarım ve uysalca ona uyarım. Günleri ve haftaları ve hatta yılları ne kadar bir birine benzetsem ve tıpatıp aynı yapsam da, hem ben hem de yıllar hızlıca değişiyoruz. Son on yıldır hep bu böyle oldu. Eşimi mezara koyup üstüne toprağı atıp, mezarı kapandığında onunla birlikte bir şeyler de gitti gibi sanki ve ben sonsuz bekleyişime başladım. 

Ben ölümü bekleyen yaşlı bir kadınım. 

Ne garip; ölünce nereye gideceğimi düşünmüyorum hiç. Kimse bilemedi şimdiye kadar, kimse de bilemeyecek. Aklım alıp başını gittiğinde, aç ve huzursuz bir kurt gibi koşturduğunda hep şu sorunun cevabını arıyor, “doğmadan önce neredeydik?”. Neredeyse aptalca bir hırsla hep doğmadan önceyi hatırlamaya çalışıyorum ve zamanda en fazla geri gidebildiğim nokta annemin gülümsemesi oluyor. İlk yürümeye başladığımda bana bakıp gülümsemişti. Onu hatırlıyorum. Ondan öncesi tamamen belirsiz. Hiçbir şey yok. Öldükten sonra da aynı yere mi gideceğiz? Ne yaşıtım kadınlar gibi üstlerinde iğreti duran bir başörtüsü ile namaza başladım ne de içinde boğulacağım sığ bir nefesle gelecek olan ölüm beni korkuttu. Hep soruyorum kendime “doğmadan önce nerdeydik?”. 

Çaydanlık asla anlatamayacağım bir dinginlikte ocakta kaynarken ben sessizce sokağın uyanmasını beklerim. Siyah çöp torbaları boynu bükük çöp kamyonunu beklerken tek canlı aç bir kedi ya da köpek olur. Bekçi bir yerlerde on dakikalık uykularından birini uyumaktadır. Ya köyünün hayalini kurar ya da bayram harçlığını düşünür. Hiç durmadan o hesabı yapar. Sonra her şey bildik bir şekilde bana bir güven vererek tekrar eder. Önce ekmek arabası telaşla sokağa dalar. Kırmızı bir tazeliktedir her daim ve hep gürültülüdür. Ekmek kasalarını şımarık süpermarketin kapısına küfreder gibi atar şöförün yanındaki siyah montlu adam. Siyah montunu dört yıl önce kış gelmeden önce giymeye başlamıştı ve hiç değiştirmedi. Korkarım montunu değiştirmesinden. Adamın işi bitince arabaya biner hızlıca ve sonra arabanın şoförü uzaktaki hayali bir noktaya bakmaktan hiç vazgeçmeden kapının kapatılma sesini duyunca gaza basar. Bazen bir kuş uyanır bazen de bir bebek. Kırmızı ekmek arabası kedilere ve anılara saygısızdır. Arkasından gazeteci gelir. Arabanın arkasından görünmez bir el bir kağıt yığınını atar. Daha sonra süpermarketin çalışanları geldiklerinde küfrederek düzeltirler kenarları bozulmuş gazete parçalarını. Gazeteci hiç umursamaz gazetelerin düzgünlüğünü çünkü onu da kimse umursamamıştır ki.

Sonra her şey bildik mecrasında akar. Uykulu ve şiş gözlü adamlar isteksizce duraklara doğru yürürler ve aceleyle yapılmış makyajlarını yüzlerine bulaştırmış çalışan anneler sabah huysuzluğunu atamamış çocuklarını çekiştirerek servislere binerler. Durak yaptıkları cılız ağaçların kenarında ellerinde çantalarla erkekler resmi şekilde sadece kafalarını sallayarak selamlaşırlar. İsteksiz ve keyifsiz bir sohbet başlar. Sohbet başladığı gibi de hemencecik biter. Seslerini duymasam da Başbakana, hükümete ve için için de artık kendisine bakmayan karılarına kızdıklarını bilirim. 

Gün başlamıştır artık. Çayımı sakince yudumlayarak bakarım bu ilginç sessiz tiyatroya. Bazen kedim arsız bir sevecenlikle kucağıma atlar ve onun başını okşarım. Kendi yarattığı dünyadan, kullarından ve hatta onların acılarından pek bir memnun yalnız bir Tanrı gibi memnuniyetle bakarım her şeye. Benim sahnemde eksik olan bir ayrıntı ya da insan beni hemen kaygılandırır. Bu sene ana okuluna başlayan küçük sarışın kız annesinin yanında değilse merak ederim. Acaba hasta mı oldu? Dün de çok huysuz ve kırıktı. Şimdiki çocuklar ne kadar da zayıflar canım. Siyah saçlı gözlüklü adamın evrak çantası yoksa ve üstüne kot giyinmişse huzursuz olurum. İzne mi ayrıldı acaba? Herkesi arabalara, bilge servis araçlarına ve otobüslere ya da kompleksli minibüslere bindirdikten sonra kalkar kahvaltımı yaparım. Kibrit büyüklüğünde peynir ve dört zeytin. Ah Ahmet seni öyle özlüyorum ki...

Onu ilk gördüğüm gün yine pencerenin kenarına oturmuş bir ya da iki sene içinde geleceğini tahmin ettiğim ölümümü ve her zamanki gibi sokağın telaşlı ilk ziyaretçisi olan kırmızı ekmek arabasının huzursuz görüntüsünü sabırla bekliyordum. Evin içi günün ışığı ile belli belirsiz aydınlanırken eşyalar yavaşça bana göz kırpıyorlardı. Yemek masası açtı, koltuk yorgun ve televizyon sehpası gürültülüydü. Yine de hepsi beni severlerdi. Rüzgarın bir boş naylon torbayı dans ettirmesine bakarken Tekirin sesini duydum. Masanın altından bir yerlerde arsızca miyavlıyordu. Saklanma oyununu yeni icat etmişti haspam. O da benim gibi yaşlı bir hanımdı, ondan mı acaba diye kendime sordum? Ya karnı acıkmıştı ya da dışarı çıkmak için kapının önünde beni bekliyordu. Dışarıya çıkıp tuvaletini yapacak ya da çapkınlık... Tekire bakmak için sokağın loş görüntüsünden kendimi alıp başımı çevirdim. Birden anlayamadığım çok parlak bir ışık odayı kapladı ve kayboldu. Sanki dışarıda şimşek çakmıştı. Gayri ihtiyari ışığın peşinden sonra gelecek olan korkunç bir gürültü için kendimi kastım. Gözümü de kapamışım. İğne vurulacak gibi bir duyguyla beklemeye başladım ama hiçbir ses gelmedi. Tekir arsızca tekrar miyavladı.

Gözüm mü kamaşmıştı?. Doktor böyle şeyler olabileceğini söylemişti ya. “bazen şimşek çakması gibi ani ışık parlamaları görebilirsiniz. Damlalara devam edin bir aya kalmaz kaybolur” demişti ya efendiden genç doktor. Herhalde o olmuştu. Yaz vakti havada tek bulut yokken şimşek olmazdı değil mi? Tekirin miyavlama sesi hala geliyordu ama ortalarda yoktu haspam. Başımı tekrar sokağa çevirdim.

Birden onu gördüm. 

Orada, hüzünlü siyah çöp torbalarının yanında öylece durup bana gülümsüyordu. Uzun ve ince kolları yana sarkmış, kısacık kumral saçı ve ince narin vücudu ile oradaydı. Gençti. Kız mıydı oğlan mıydı? anlayamadım başta. Gözümü kıstım daha dikkatli baktım. Hala gülümsüyordu. Yeni yetme gençlerin arsızca gülümsemelerine benzemiyordu bu gülüş. İş yerinden izin alan işçilerin ya da güzel bir kadına yol tarif eden erkeklerin yüzüne yapışan gülümsemelerden hiç değildi. Sakin, sevecen ve huzurluydu. Bir şey beklemiyordu bu gülümseme benden. Ne bir rica ne de bir istek vardı. Öğlen yemeği için ekmek parası istemiyordu. Hayranlık vardı dünyaya karşı. Bebek gülümsemesi gibi. Bir çiçeğin açılıvermesi gibiydi; birden, anlık ve kendiliğinden... Bir kılıcın hızlıca inmesi gibi. Televizyonda görmüştüm ya tıpkı ona benziyordu. Zamanı tanımlayan bir gülümsemeydi, yavaşça kendini anlatıyordu sessizce. Hiç acelesi yoktu bu gülümsemenin. Yunus gülümsemesine benziyordu. Yunuslar görse muhakkak gülümserlerdi ona. Denizden mi gelmişti? 


Yoksa gülümsemiyordu da bana mı öyle geliyordu? Bir şey vardı yüzünde. Bir mana ya da bir hüzün mü? Daha dikkatli bakmak için saplarına kalın ip geçirilmiş gözlüğümü taktım. Daha ayrıntılıydı şimdi yüzü. Bir delikanlıydı. Bıyıkları daha dün terlemiş. Yüzüne baktım, o da gözlerime baktı. Bu yüzde “Allah” yazıyordu. Arapça harflerden belliydi. Tedirgin oldum. Bir taraftan da içimden bir şey büyüyordu yavaşça. Ortalık toz duman olacaktı birazdan hissediyordum. 

Bana bakmayı bırakıp ayaklarında gezinen, beyaz tüyleri tozlardan kirlenmiş sokak kedisini sevmek için usulca yere eğildi. Bir dizinin üstüne çöktü. Kedi uysal ve sakince başını dikti ve onun okşamasına izin verdi. Sakin hareketlerle kedinin başını okşarken ben birden nedensiz ağlamaya başladım. Yanaklarımdan nedensiz yaşlar akmaya başladı. Ne kimse ölmüştü ne de bir şeyi kaybetmiştim. Sevinç gözyaşları da değildi. “Ahmet” diye mırıldanmaya başladım dua eder gibi. biliyorum arkamı dönsem hepsini görecektim. Önce Ahmet girmişti odaya, sonra babam, dedem ve en sonunda küçük bir kız çocuğu. Biliyordum kız çocuğu bendim. Allah yazıyordu yüzünde. Allah yazıyordu. Küçüklüğümde gittiğim Kur'an kursunda ilk öğrendiğim kelime bu değil miydi? Coşku ile akıp gidiyordu içimden seneler. “Ahmet” diye mırıldanıyordum ve sonra “ya Allah” diyordum içimden. Sessiz gözyaşları hıçkırıklara döndü. O kediyi uslu bir çocuk gibi severken ben ağlamaya devam ettim. Ben hiç ağlamazdım ki. Ahmet öldüğünden beri hiç ama hiç ağlamamıştım. Ne oğlum babasının bıraktığı bir iki şey için inanılmaz yüzsüzlük yapıp beni mahkemeye verdiğinde, ne de pazarda ayaklarımın dermanı kesilip öylece yere yığılıp kaldığımda ağlamamıştım. 

Yıkandım, beyazlaştım. daha sonra yüzünde başka harfler görecektim, hayat, anlam, aşk ve ölüm... O bir melekti. 



 
Mehmet Emin Arı