Otuz ikiler

 
               



Bu öykü tamamiyla bir kurgudur. Gerçek yer ve kisiler ile benzerlik tesadüften ibarettir. Bu öykü ve içerigi nedeniyle yazar sorumlu tutulamaz.

"Otuz ikiler diye bir sey duydunuz mu Emin Bey?" dedi birdenbire. 

"Otuz ikiler mi?" dedim saskinlikla. "Hayir hiç duymadim. Nedir bu? Diş macunu markasi gibi"
Bu öykü tamamıyla bir kurgudur. Gerçek yer ve kişiler ile benzerlik tesadüften ibarettir. Bu öykü ve içeriği nedeniyle yazar sorumlu tutulamaz.

"Otuz ikiler diye bir şey duydunuz mu Emin Bey?" dedi birdenbire. 

"Otuz ikiler mi?" dedim şaşkınlıkla. "Hayır hiç duymadım. Nedir bu? Diş macunu markası gibi"

Verdiğim cevap onu pek güldürmüştü. "Hayır, hayır, otuz ikiler yani otuz ikiler grubu, ordu içinde adı geçen ama varlığını kimsenin ispat edemediği fakat inkar da edemediği bir grup"

"Ne yapar bu grup, neden otuz ikiler diyorlar"

"En son darbe yapacaklardı ama yapmadılar"

"Darbe, askeri darbe mi?" dedim merakla.

"Evet, askeri darbe" dedi ve sonra hemen yanı başımızdaki kafelerden birini eliyle gösterip "gelin şurada oturalım, körfeze bakıp nargile içeriz, hem de sohbet ederiz" dedi. 

"Gerçekten askeri darbe olacak mıydı? yani ne zaman, nasıl?"

Ahmet bey yine o bilmiş haliyle gülümseyip, "acele etmeyin Emin bey, anlatacağım." dedi ve sanki önemsiz bir konuymuş gibi darbeyi es geçti. Israr etmenin bir faydası olmayacağını geçmiş deneyimlerimden biliyordum. Ahmet bey yine bilmesini istediğim kadarını anlatacaktı ve tabi ki zamanı gelince. 

*************
Sıradan bir günün sonuna doğru eve gitmek için Pasaport iskelesine doğru yürürken aklımdan geçen tek şey bir an önce eve varıp ayaklarımı uzatmaktı. Evde neler yapacağımı kafamdan geçirirken birden arkamdan gelen bir sesle irkildim, "Emin bey, bu ne acele?". Arkamı döndüğümde karşımda Ahmet bey duruyordu. 

"Siz? burada" diyebildim sadece.

"Evet, İzmir'i özlemişim. Burada yapılacak işlerim vardı, hem de gelmişken sizi bir göreyim dedim. Vaktiniz var mı? Biraz yürürüz hem de lafları" dedi teklifsizce. 

Başka biri olsaydı bir bahane uydurup eve giderdim ama kendisine Ahmet diyen, gerçek adını ve mesleğini asla bilemediğim bu gizemli eski dosta hayır diyebilmek mümkün değildi. 

"Tabi... neden olmasın" 

Gülümsedi ve koluma girdi. Sanki yıllardır 
"Buna sevindim, kaç zamandır sizi sadece web sitenizden takip ediyorum. İnanın her hafta en azından bir kere www.eminari.com sitesini tıklamadan edemiyorum. İşin garibi, eşim de sizin okurlarınızdan biri oldu. Bir şiirinizi ezbere biliyor, neydi o..."
Alnını kırıştırıp şiiri hatırlamaya çalıştı ama beceremedi. Görüşmeyeli neler yaptığımı sordu, anlattıklarımı sabırla dinledi. Her zamanki muzip haliyle medeni halimi sordu. Kimse yok deyince babacan bir şekilde gülümsedi. Sanki bir sırrı paylaşırmış gibi, "siz de tüm bekarlar gibi burnunuzun ucundaki beyaz meleği göremiyorsunuz." dedi. 

"Yoksa?"

"Kuşlar çok geveze oluyor bilemezsiniz" dedi.

"Hangi kuşlar, yani siz nasıl oluyor?" diye şaşkınlıkla sordum. Normalde öfkelenmem gereken bir durumdu ama ona kızamıyordum. Şu beyaz melek hikayesini nereden biliyordu. 

"Beyaz melek mi?" dedim. Sanki sorumu duymamış gibi denize baktı ve durdu.

"Otuz ikiler diye bir şey duydunuz mu Emin Bey?" dedi birdenbire. 

"Otuz ikiler mi?" dedim şaşkınlıkla. "Hayır hiç duymadım. Nedir bu? Diş macunu markası gibi"
****************************

Garsonun getirdiği nargileye neredeyse sevgiyle baktı. Bir taraftan nargilenin ateşi ile oynarken bir taraftan da denize bakıp konuşuyordu. 

"Demek sigarayı bıraktınız, ben de size yine puro getirmiştim ama olsun böylesi daha iyi" dedi. Bir süre sessizce oturduk. O sakin sakin nargilesini tüttürürken ben çayımı içip gelip geçenlere bakıyordum. Sanki bir kitaptan pasaj okuyormuş gibi sakince ama kesintisiz konuşmaya başladı. 


"Her efsane kendi kendisini yaratır. Önce basit bir gerçek abartılır, sonra üstüne hikayeler eklenir ve bir noktadan sonra hangisinin gerçek hangisinin hikaye olduğunu ayırt edemezsiniz. Belki hepsi gerçektir belki de hiçbiri" 

Durdu, nargilesinden biraz çekip çayından bir yudum aldı. 

"Ordu bir kapalı kutudur. Dışarıdan bakıldığında homojen tek bir kütle gibi görünür ama onun da içinde gruplar vardır, silah arkadaşlığı başka bir şeydir. Nasıl desem, adı konmamış bir kardeşlik gibi ama bazıları bu sınırı da aşar"

"Otuz ikilerin varlığı epey tartışmalı bir konu. Banar sorarlarsa böyle saçmalık duymadığımı söylerim. Aptalca bir şehir efsanesi, hani anlatırlar ya alay sancağını çalıp da genelkurmaya sağ salim götürürsen hemen tezkere verirler derler. Hoş artık alay da kalmadı ya. Otuzikiler de böyle. Var olup olmadıklarını bir kenara bırakın, onlara neden otuz ikiler denildiği bile kesin değil. Bu konuda ortalıkta en çok dolanan iddiaya göre, otuz ikiler derin devletin ordu ayağını oluşturan otuz iki kişiye verilen ad. Her biri üst düzeyden komutanlar. Hepsi paşa değil ama tabi ki aralarında onbaşı bulamazsınız. Gruba üye alımı, ancak bir üyenin emekli olması ile mümkün oluyor ama tabi ki bağlantı kopmuyor. Kendi aralarında dedikleri gibi, ordudan emekli olabilirsiniz ama ayrılamazsınız. Bildik hücre yapılanması ile örgütlenmişler. Dediklerine göre otuz ikilerin arasına girmek için en az üç üyenin aday göstermesi gerekiyormuş. Adayın katıksız milliyetçi ve Kemalist olması şartmış vesaire

Aylık gizli toplantıları varmış, gizlilik yemini ederlermiş vs. vs. Bütün bunlar fazlasıyla komplo teorisi kokan şeyler. Gizli bir tarikat gibi, neydi onun adı, hani şu Da Vinci kitabındaki tarikat, hah tamam Sion tarikatına benziyor, özellikle de devşirme hikayeleri. 

Her neyse... En çok inanılan hikaye ise, bunlar Harbiyeden 32 yılında mezun olanların oluşturduğu bir grupmuş, doğrudan Atatürk 'ün emriyle Cumhuriyeti korumak üzere kurulmuş. Atatürk güvendiği bir grup harbiyeliyi çağırıyor ve diyor ki, "çocuk, memleket size emanet". Tabi daha sonra yerlerine başkaları gelmiş ama grup varlığını hep devam ettirmiş. Dediklerine bakılırsa bütün darbeleri bu grup yapmış, 27 mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül. Bir tür derin devlet, hatta derin devletin içindeki derin devlet. 

Efsaneler o kadar çok ki... Otuz ikiler grubunun, plakasından dolayı İçel ilinden gelen subaylardan oluşan bir grup olduğunu iddia edenler var. Hatta yaş ortalaması 32 olan bir yüzbaşılar grubuymuş. Tabi bunların hepsi tevatür."

"Madem böyle bir grup yok, o halde bu hikayeler nereden çıkıyor?" dedim.

"Haklısınız, ateş olmayan yerden duman çıkmaz di mi?" dedi ve gözlerini kısarak önümüzden gelip geçen ufak tekneye baktı. Sanki o vapura binecekmiş gibi sordu: "nereye gidiyor bu vapur?". 

"Alsancak aktarmalı Karşıyaka olmalı "dedim hiç gereği yokken. 

"hmmmm anlıyorum" dedi ve yine uzun bir suskunluğa büründü. Şimdi ilgilendiği tek şey önündeki nargileydi. 

Oyunun kurallarını o koyduğu için sessizce tekrar konuşmasını bekledim. 

"Derin devlet diye bir şey yoktur Emin bey. Yani devletin derin ya da sığ kısmı olmaz. O yaşayan bir organizmadır ve tüm organizmalar gibi biyolojik var olma kanunlarına uyarlar. Yani..."

"Yani?!" 

"Yani varlığı tehlikeye girdiğinde her şekilde mücadele eder. Biz buna askerler arasında şey deriz, kadife eldiveni çıkarmak"

"Kadife eldiven mi? Anlayamadım?"

"Demir yumruğu saran kadife eldiven, yani ölüm kalım mücadelesi". 

Nasıl oldu bilmiyordum ama bir anda temel biyolojiden askeri jargona geçmiştik. Bu tür ayrıntılardan çok varlığı çok gizli ve efsanevi grubun darbe girişimini merak ediyordum. 

"Otuz ikiler epeydir gidişattan memnun değildiler. Sadece onlar değil ordunun içinde pek çok subay tedirgindi ama onlar kadar değil. Şeçimlerden önce, Cumhurbaşkanlığı için yaşanan hengamede hop oturup hop kalkıyorlardı. Birbirleriyle olan konuşmalarında "son kale elden gidiyor" diye öfkeyle konuşuyorlardı. Bir şey yapacaklardı, klasik deyişle temayüllere uygun olmadan emir komuta zincirini ters çevirmeye kalktılar. Alttan üste baskı yaptılar."

"ama bu mümkün değil, yani bildiğim kadarıyla ordu içinde mümkün olamaz"

"haklısınız, emir komuta bozulursa her şey bozulur. Bu geçmişte bir kaç kere yaşandı, ordu içindeki gerginlikler sonuçta hep pahalıya patlamıştır. Bir darbeden daha kötü olanı, darbenin emir komuta zinciri içinde değil de kendi başına buyruk ve alt kademeden çıkmasıdır ama otuz ikiler rejimi koruma için her şeyi yapmaya hazırdılar, ki buna ölmek dahildi.."

Gözlerim faltaşı gibi açılmış, pür dikkat Ahmet beyi dinliyordum. 

"Üst kademe de olan bitenden rahatsızdı ama daha çok bekleme ve itidal taraftarıydı, o meşhur deyişle şartların olgunlaşmasını bekliyorlardı fakat alt kademenin de bir şekilde sakinleştirilmesi gerekiyordu. Bu yüzden şu e-muhtıra denilen garip şey ortaya çıktı. Herkes bu e-muhtıranın hükümete uyarı olarak yapıldığını sandı ama aslında Otuz ikileri biraz olsun sakinleştirmek için atılmış bir adımdı. Kulağa garip geliyor ama muhtıra hükümeti korumak içindi. "Hele bi seçimlere kadar idare edelim" dediler. Otuzikiler e-muhtıradan memnun kalmadılar ama en azından geçici bir süre yerlerine oturdular."

"Sonra, yani şu darbe teşebbüsü ne zaman oldu?"

"Sanılanın aksine ordu, yani Türk ordusu pek darbe yapma taraftarı değildir, hatta bu işte pek gönülsüzdür. Zaten geçmişte de iktidarı ele aldıktan bir süre sonra tekrar sivillere bıraktılar, bu dünyada sadece biz de olan bir şey, yani otuz ikilerin amacı darbe yapmak değildi, kendi aralarında dedikleri gibi balans ayarı gibi bir şey"

"Balans ayarı?" 

"Evet, Emin Bey balans ayarı. Neyse, kömürlü seçimlerde partinin bile beklemediği bir galibiyet kazanınca durum tekrar denge öncesi hale döndü. Üst kademe otuz ikilere sürekli olarak bir nakaratı tekrarlar gibi, "bekleyin, bekleyin, sabredin, cumhuriyeti biz de en az sizin kadar korumaya kararlıyız "diyorlardı. 

"Beklediler sanırım, yani hala bekliyorlar, darbe olmadığına göre değil mi? Korktular mı yoksa?"

"Aslında pek öyle sayılmaz. Silah ve bayrak üzerine yemin etmiş insanlardı, yani ölüm çekinceleri yok, gerektiğinde ölmek için eğitilmiş insanlar. Şu baş bağlama olayı, otuz ikiler için bardağı taşıran son damla oldu."

Sanki kırk yıllık öykü anlatıcısıymış gibi, en heyecanlı yerinde birdenbire sustu. Umarım Şehrazat gibi beni bir gün bekletmez diye içimden geçirdim. Fakat susmasının sebebi, beni heyecanlandırmak ya da bekletip anlattıklarının etkisini arttırmak değildi, sanki içinden bir muhasebe yapıyor, olan biteni kafasında tekrar tartıyor gibiydi. Önündeki hayali bir noktaya sabitlenmiş bakışlarından bunu anlıyordum. Dudaklarını büzdü ve tekrar konuşmaya başladı. 

"Kanla kurduğumuz Cumhuriyeti, şeriatın karanlığına teslim edemeyiz diye başlayan ve oldukça ateşli bir manifesto yayınladılar. Tabi sadece kendi güvenlik çemberinde olanların okuduğu şifreli mesajla. Alel acele hazırladıkları bir plana göre, hükümetin düşmesi için bir gözdağı vereceklerdi. Oylama yapılırken Etimesgut 'daki tanklar İsmet İnönü bulvarından meclisin önüne gelecekler ve etrafını saracaklardı. Toplam 23 tank ve sayısını bilemediğim kadar asker, 400, 500 kadar olabilir ama hiç bir şey yapmadan namlularını meclise çevirip öylece bekleyeceklerdi. Bu arada sekiz jet sürekli olarak meclisin üstünde alçak uçuş yapacaktı. Bu arada bir bildiri okunacaktı, hangi televizyon bilmiyorum, internette olabilir, biliyorsunuz artık devir teknoloji zamanı"

"Kulağa pek heyecanlı geliyor. Peki planları neydi. Yani meclisi mi bombalayacaklardı? Anlayamadım"

"O konuda benim de pek bir bilgim yok ama tankların ve jetlerin gideceğini biliyorum. Tabi duruma göre bir B planları olduğundan eminim. Mesela hükümet istifa etmezse ve yasayı geçirirse, ne yapacaklarını önceden planlanmışlardır. Tankların, F15 jetlerinin ve askerlerin silahlı olduğunu hatırlatmak isterim. Aklımda kalan bir ayrıntı da, M1 tanklarını kullanacaklardı, çok gürültü çıkarsın diye eksoz susturucusunu çıkartmışlardı."

Gözünün önüne susturucusu çıkartılmış bir M-1 tankı gelmiş gibi güldü.

"Sonra ne oldu?"

"Askerler, tanklar ve jetler harekete hazır bekliyorlardı. Nereye gidecekleri ve ne yapacakları son ana kadar bildirilmeyecekti. Bilirsiniz emir demiri keser. Bütün bu hareketlilik bir şekilde Genel Kurmaya haberdar ediliyor. Sabahın altısında kurmaylar toplanıyor. Emir komuta zincirini kıran bu hareket tabi ki kabul edilemez ama otuz ikilerin duyarlılığı ve kararlılığı da göz ardı edilemezdi. Hareketi durdurun denildiğinde, otuz ikiler bunu kabul etmezse asker askerle karşı karşıya kalabilirdi. Geçmişte, 27 mayıs sonrasında yaşanan acı deneyimleri kimse unutmadı. Sonuçta bir ara formül bulundu."

"Nedir o?"

"Üst komuta kademesi, Otuz ikilerin kararlılığını ve duyarlılığını aynen paylaştığını, gelişmelerden onların da çok rahatsız olduğunu ama ordunun bu aşamada harekete geçmesinin ülkenin yüksek menfaatlerine tamir olunamaz zararlar vereceğini söylendi. Otuz ikilere dört ay daha sabırla beklemelerini, eğer gidişat değişmez ise veya daha da kötüye giderse duruma el konulacağı bildirildi. Bütün bunlar şifreli ve korumalı telsizlerle birebir yapıldı. Komutan, asker sözü verdi. Otuz ikiler kendi aralarında durumu mütaala ettiler. Aslında komutan bir başkası olsaydı hiç dinlemeden harekete geçerlerdi ve Ankara sokakları kan gölüne dönerdi. Sadece "emredersiniz komutanım" dediler. Askerler, tanklar ve jetler ne olduğunu anlamadılar. Tam teçhizat beklerlerken, operasyon bitti, yeşil ışık mesajını aldılar. Operasyonun ne olduğu da bilinmiyordu. Hemen ertesi gün, çarşı iznine çıkan askerler bir PKK saldırısı için alarma geçirildiklerini söylediler. Aslında bildikleri, bilmeleri gerektiği kadardı, yani hiç bir şey."

"Anladığım kadarıyla olay bitmedi." dedim. 

"Elbette, geçici bir süre soğutmaya alındı, aslına bakarsanız asıl hikaye bundan sonra başlıyor, şu dört aylık zaman fazlası ile kritik" dedi. 

"Peki, darbe yapmak isteyen Otuz ikilere ne oldu, o subaylara" diye sordum. 

Ahmet bey birden gülümsedi ve bana döndü, "Ne darbesi Emin bey, Otuz ikiler de kim? Ah şu sizin hayal gücünüz yok mu? Bunları da nereden çıkartıyorsunuz ki?"

Bu sefer gülümseme sırası bendeydi. "Bir şey anlatmadınız, hepsini ben uydurdum, hatta tankların modellerini bile, egsoz susturucularının çıkartılmasını da. Aslında siz de yoksunuz di mi? Ben vapurda giderken uykuya dalıyorum ve kısacık bir rüya görüyorum ve yazıyorum"

"Aynen öyle" 

Ahmet bey, ne sorarsam sorayım sanki duymamış gibi bir daha aynı konuya dönmedi. Sadece Ankara'nın ne kadar sıkıcı bir şehir olduğundan yakındı, İzmir'e methiyeler düzdü. Epey bir vakit sonra benimle Pasaport iskelesine kadar geldi. Tekrar görüşmek üzere ayaküstü vedalaştık. 

"Askeri binalarda ampüllerin altına ne yazarlar hatırladınız mı?" dedi. 

"Hayır, bu nereden çıktı" dedim. 

Yine aynı müzip ifadeyle, "bir düşünün Emin bey" dedi ve gözden kayboldu. 

Vapur huzurlu bir annenin kucağı gibi beni sallarken gözlerim kapandı. Askerlik anılarımdan ne yazıldığını hatırlamaya çalıştım ama beceremedim. Bostanlı iskelesine kadar uyumuşum. Vapur yanaşınca irkilerek uyandım. 

Hepsi bir rüya mıydı?
                                                                                                                                                                                       Mehmet Emin ARI

www.eminari.com


 
setstats