“Pythia geleceği önceden görmez”
“Peki ne yapar?”
“Sadece geleceği hatırlar”
“Geleceği hatırlamak mı? Bu saçmalık da nereden çıktı?”
“Saçmalık değil, bir tane büyük kitap var, Pythia onu okur ve geleceği söyler”
“Nasıl bir kitap bu? Anlamadım? Pythia kim ya da ne?”
“Yazılmış ve yazılacak bütün kitapların içinde olduğu bir kitap. Yani bütün kitapların kitabı. Pythia da, eski Delphi tapınağının baş rahibesi, bir kahin...”
“Epey kalın olmalı, yani kitaplıkta yer bulmak sorun olmuyor mu?”
Neşeyle kahkaha atıyor
“Hayır kalın değil, yani eski telefon rehberleri ya da kütüphanelerde bir tahta bloğun üstünde duran Webster sözlüğü gibi bir şey değil. Aksine kuantum kitabı çok incedir, 0.00001 mm kalınlığındadır. Dünyanın en ince kitabıdır ama tabi cildi biraz kalın, 18 km kadar.”
“Yazılmış ve yazılacak olan tüm kitapların içinde olduğu bir kitap için çok ince, özel bir kağıt kullanıyorsunuz sanırım”
Tekrar neşeli bir kahkaha ortalığı çınlatıyor.
“Kağıt yok tabi ki, sadece seksen tane deli kripton atomu”
“Süperman nerede peki?”
“Bilemiyorum, her zaman olduğu gibi Louis Lane’i etkilemek için numaralar yapıyordur.”
Bu sefer kahkaha atma sırası bende. Konuğumun boşalmış fincanına çay ekliyorum. Benden randevu almak için epey uğraştı, güzel bir çayı fazlasıyla hak ediyor.
“Peki, anlatın kafanızdaki fikri. Mini etekli güzel bir bacaktan sonra beni en çok heyecanlandıran şey yeni fikirlerdir.”
“Aslında fikir oldukça basit ama uygulaması çok zor olduğu için şimdiye kadar uygulanamadı.”
“Dinliyorum..”
“Hayali bir baskı makinesi düşünün, bir tür daktilo gibi. Yalnız bu daktilonun harfleri bir diskin üzerinde sıralanmış halde. Bakın şunun gibi” deyip cebinden neredeyse bir sihirbazın hızıyla bir metal disk çıkartıyor. Oldukça ince bir silindir olan metal diski elime alıp inceliyorum. İnce alüminyum alaşımdan bir disk. Diskin çeperinde, eşit aralıklarla dizilmiş kabartma harfler ve noktalama işaretleri var. A harfinden başlayıp boşluk karakteri için bırakılmış yere kadar parmağımla geziniyorum. a b c ç d e...z , . ; + - diye gidiyor ve ortasında kamalı bir delik var.
Sanki ufak deliğin ne işe yaradığını merak ettiğimi anlamış gibi hemen açıklamada bulunuyor.
“Bu metal disk uzun bir çelik milin üstüne geçecek, sonra yanına bir tane daha, bir tane daha, toplam seksen tanesi yan yana dizildiğini varsayın. Her biri diğerinden bağımsız olarak dönebiliyor”
“Peki sonra?”
“İlk başlangıç konumunda bütün metal diskler üzerlerindeki a harfleri kağıda gelecek şekilde konumlanır. Metal disklerin üzerindeki harflerin mürekkepli olduğunu ya da bir daktilo şeridinin disklerin önünden geçtiğini varsayın. Çelik mil kağıda bastırıldığında harfler kağıda geçecektir. Bu bizim büyük kitabımızın ilk satırıdır, yani seksen tane a harfi”
aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa
Oldukça basit olmasına rağmen bir satır dolusu “a” harfinin olduğu bir sayfayı önüme koyuyor. Tarzan’ın çığlığına benzer bir harf kalabalığına bakıyorum.
“bir sonraki aşamada çelik mil bir satır aşağıya kayar, ilk 79 disk sabit kalırken en sağdaki, en son disk b harfine gelecek şekilde bir harf döner.”
Hemen ikinci bir kağıt çıkartıyor. 79 tane a ve bir tane b.
aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaab
“Sonra üçüncü satıra geçer. Bu sefer en sondaki disk c harfine gelir. Sonra da ç ve d.
aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaac
aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaç
aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaad
En sondaki diskin üzerinde tüm harfler ve noktalama işaretlerini sırayla bastıktan sonra 79. disk b harfine kayar. “
aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaba
ve sonra 80. disk tekrar üzerindeki tüm harflerini basar. Bu sefer 79. disk c harfine geçer ve işlem tekrar eder.
Uzun açıklama bana sıkıntı vermişti. “Yani bir sütuna gelebilecek tüm olası harf kombinasyonlarını deneyeceksiniz. Ama böyle bir baskı makinesinin tüm olası harf ve karakter kombinasyonlarını denemesi için 50 üzeri 80 satır basması gerekli değil mi?
“evet haklısınız, tüm olası kombinasyonlar o kadar ediyor. yani yaklaşık olarak 8.27 çarpı 10 üzeri 135 satır olması lazım. Bir sayfa yaklaşık olarak 40 satır olduğuna göre, 20 çarpı on üzeri 134 sayfa basması gerekir.”
“tüm bir evrendeki atom sayısının yaklaşık olarak 1 çarpı on üzeri 57 olduğunu hatırlatmak isterim size. Tüm atomları birer sayfa gibi kullansanız bile bu kitabı basamazsınız. Hiç bir yayınevi kabul etmez”
İkimiz de gülümsüyoruz.
“Kitabı basmamıza gerek yok ki! Sayfalar sadece açıldığında var olacağından, okununcaya kadar kitap hiç olmayacak: yani var ama aynı zamanda yok”
Düşünsenize bir! Varsayalım elimizin altında böyle bir kitap var. Bu kitap herşeyi ama herşeyi içerecektir. Adını bile bilmediğiniz lokanta mönülerinden tutun da, JFK suikastinin açıklanmayan sırrına kadar her şey. Hatta sizin henüz yazmadığınız öyküleriniz bile bu kitabın içinde olacaktır.
“Oldukça ilginç görünüyor. Peki bu kadar büyük bir kitabın içinde nasıl arama yapacaksınız. Yani daha basit konuşursak sayfaları nasıl çevireceksiniz? Kitabın içinde anlamlı metinler olduğu gibi, dediğiniz olasılık hesaplarına göre bir sürü de hiç bir anlamı olmayan metin çıkacak. Demin yazdığınız aaaaaaaaaaaaaa...b gibi”
Bu soruyu beklediği her halinden belli. Daha sözümü bitirir bitirmez cevaplıyor.
“Einstein-Podolsky-Rosen paradoksunu biliyorsunuzdur?”
“Evet, hatırlıyorum. Sanırım, Einstein’ı çok rahatsız etmişti zamanında. Aynı spinli elektronlarla ilgiliydi“
“Evet, evet. Aynı spinli kardeş elektronlar, ne kadar uzak olurlarsa olsunlar, diğerinin değişen spin açısını aynen kendisine uyguluyor. Arada iletilen bir mesaj varsa, yani diğer elektronun spin açısının ne olduğu, bu mesaj anında iletiliyor, ışık hızından daha hızlı. Bildiğiniz gibi, görecelik kuramına göre hiç bir şey ışık hızından daha hızlı gidemez.. ”
“Son çıkan Audi A11’e bindikten sonra bu fikrinizi değiştireceğiniz sanıryorum”
Gülümsüyor.
“Einstein saklı değişkenler diye bir şey ortaya attı ama kimseyi mutlu edemedi. Ortada iletilen bir mesaj yoktu, sadece elektronlar diğer kardeş elektronların kaderini önceden biliyorlardı. Hem bir açıklama getirdi, hem de kendi teorisini büyük bir beladan kurtardı. En azından geçici olarak.
Her neyse. Einstein-Podolsky-Rosen paradoksuna benim gibi farklı bir açıdan bakabilirsiniz. Saklı değişkenler fikri elbette saçma, ona itibarını veren Einstein tarafından söylenmiş olması. Elektronun geleceği bir yere kaydedilmiş olamaz. En basit açıklama en doğru olandır.”
“Demek Okham’ın usturasını kullanacağız”
“Evet her zaman ki gibi, biliyorsunuz en keskini o”
“Einstein-Podolsky-Rosen paradoksuna, paradoks olarak bakmayın. Buna bir tür, Kuantum kardeşliği ya da ortak anlamdaşlık diyelim.”
“Kuantum kardeşliği ve ortak anlamdaşlık mı? Bakın bunun oldukça çarpıcı olduğunu kabul ediyorum ama hiç de bilimsel değil. Daha çok,hmmmm nasıl desem, sanki post-modern bir şiirden alıntı gibi, epey bir marihuana içildikten sonra yazılmış gerçeküstü metinler”
“Haklısınız. Aslında ortada paradoks falan yok. Kim demişti hatırlamıyorum ama şöyle bir söz vardı, “paradoks, dikkat çekmek için ters duran bir gerçektir”.
“Bu paradoksun fazla dikkat çekmek istediği aşikar çünkü tersinin tersinde duruyor gibi”
“Sizinle tartışmayacağım. Teorimiz şu, birbirleriyle dolanık halde ve farklı kuantum değerlerinde bulunan atomların belli bir bölümü, belirli bir kuantum durumuna getirilirse eğer, diğerleri de kuantum kardeşliği ve ortak anlamdaşlık ilkesine uygun olarak, tıpkı einstein-podolsky-rosen paradoksunda olduğu gibi belirli bir kuantum durumuna geçiyorlar. Sonuçta bu kuantum dizisini oluşturan tüm atomlar, kunatum kardeşliği ilkesine göre ortak bir anlamdaşlıkda oluyorlar”
“Bu ne demek? İnanın hiç bir şey anlamadım”
Üstünlüğü eline geçirdiğinden olsa gerek, memnuniyetle gülümsüyor.
“Hayali kuantum kitabımızda, hayali sayfaları nasıl çevireceğimizi sormuştunuz demin”
“Evet, sayfaları nasıl çevireceksiniz, çöp metinden anlamlı metini nasıl ayıracaksınız, en önemlisi de bu devasa kuantum kitabında, adı her neyse işte, anlamlı bir metni nasıl arayıp bulacaksınız? Geleceğimi öğrenmek isterim elbette ama geleceğimi geldikten çok sonra öğrenirsem ve bunun için milyarlarca yıl beklersem anlamı kalmaz, di mi?”
“Elbette haklısınız, zaten öyle olsaydı burada olmazdım. Bakın, demin anlattığım ilke şunu açıklıyor, hayali kuantum kitabımızda bir metni oluşturan harflerden bir kısmını, o harflere denk gelecek şekilde kuantum durumuna sokarsanız, diğer atomlarda ortak anlamdaşlık ilkesine göre anlamılı bir metin oluşturacak şekilde uygun kuantum durumuna geçiyorlar, yani tüm anlamlı metni bulmak için metinin içindeki bir kısmı yazmak yeterli, geri kalan kısmı kuantum kitabı kendi yazıyor”
“Nasıl? Bu mümkün olamaz!, Bilinçsiz atomlar yazarlık mı yapıyorlar? Asla inanmam.”
Mutlulukla gülümsüyor, sonunda beni mat etti.
“Neredeyse bir paradoks di mi? Tıpkı Einstein’ın paradoksu gibi. O da tıpkı bunun gibi inanılmaz ama gerçek olan bir şey. Paradoks veya aşırı hayali gibi görünmesi onun gerçekliğini etkilemiyor”
“Ne gerçekliği? Bahsettiğiniz kuantum kitabını yapmış ve metinleri elde etmişsiniz gibi konuşuyorsunuz, bütün bunlar spekülatif düşünceler. Elinizde bilimsel kanıtlar var mı? Yoksa bu da Reiki saçmalığı gibi yeni tür bir new age din mi?”
“evet, var Sayın Mehmet Emin Arı” dedi, belirgin bir kendini beğenmişlikle uzanıp yanında getirdiği çantadan bir sür kağıt çıkardı.
“İşte hepsi burada...”
“Peki benden ne istiyorsunuz?” diye sordum, bana verdiği kağıt yığınına bakarak.
“Pyhtia’nın konuşabilmesi için destek. Vakfınız, paranız ve ağırlığınız var. Siz devreye girerseniz, Ulusal Bilimler Akademisi beni en azından dinler. Belki böylece istediğim fonu bana verebilirler...”
“Bilimsel olmaktan uzak gibi duruyor, hem yüzbinlerce insanı bir anda öldürebilecek etkili bir silah da değil, öyle olsaydı fon bulmak oldukça kolay olurdu. Biliyorsunuz, aptal insanoğlu, savaş söz konusu olunca kesenin ağzını açar”
“Size verdiğim belgelerde, laboratuvar ölçeğinde yapılmış 30 karakterlik ve dört harf uzunluğunda minik kuantum kitapçığının sonuçları var. Umduğumuzun çok ötesinde sonuçlar elde ettik. Bakın şunlara; anka, sima, aysu vs. Biz sadece iki ya da üç harfi verdik, geri kalanını Pythia tamamladı, inanabiliyor musunuz?”
“Evet, sanki fizik değil, büyücülük gibi. Peki bir şey soracağım. Herhangi bir başka dilde de aynı sonuçları aldınız mı? Ne bileyim, örneğin İngilizce ya da Arapça”
“Denemedik... Sadece Türkçe ile yaptık”
“Buna sevindim. İngilizce konuşmayı marifet sanan budalalardan olmayalım. Peki, gelelim can alıcı soruya. Bu kitabı satın almak için ne kadar ödememiz gerekiyor.”
“Kaba bir hesap yaptık elbette, ama dediğim gibi kesin değil, rakam oynayabilir”
“Ne kadar?”
“Kripton atomlarının farklı kuantum durumlarında aynı anda bulunmaları için hızlandırıcılar gerekli, tabi kuantum dolanıklığını sağlamak için de ayrıca eş yönlülük aygıtı, epey büyük olanından”
“Bütün bu oyuncakların bedeli nedir?”
“hmmmm, yaklaşık olarak 1.3 milyar dolar, tabi binalar ve arsa dahil olmak üzere”
“en azından sevindirici bir haber verdiniz. Peki, bana bir kaç gün verin, bu belgelerin bende kalmasında sakınca yok değil mi?”
“elbette, sizin için getirdim zaten...” dedi.
Genç, hırslı ve yetenekli fizikçi misafirim uğurladıktan sonra hemen çalışmaya başladım. Bir sürü denklem, teorik bilgi ve yapılacak olan kuantum kitabının çizimleri vardı. hızlandırıcının çapı dediği gibi 18 km kadardı, ki bildiğim kadarıylar dünyadaki en büyük hızlandırıcısı olacaktı. İsviçre’dekinin boyutu ne kadardı?” hızlandırıcılar parçaçıklar içindir, atomları nasıl hızlandıracak? Hem buna neden gerek duyuyor ki?
Sonraki iki günüm benim için fizik derslerinin bir tekrarı gibiydi. Metinlerde sık sık Einstein’ın paradoksuna atıfta bulunup benzerlik kuruyordu. Hatta bir yerde insanlar arasındaki telepatinin de benzer bir mekanizma ile çalışma olasılığının çok fazla olduğu iddia ediliyordu. Elbette neden olmasın? Hep derim zaten, beyin aslında büyük bir kuantum bilgisayarından başka bir şey değildir. Özgür irade dediğimiz şey de belirsizlik ilkesinin yansımasından başka ne olabilir ki? Fazlaca spekülatif düşüncelerimi bir kenara bırakıp, Ulusal Bilimler Akademisine verilmek üzere, oldukça makul sayılabilecek bir tavsiye mektubunu yazmaya başladım.
Devamı
kitapda...
Mehmet Emin Arı