Üniversite
yıllarında satrançla ilgilenmiş olmama rağmen uzun yıllardır
satranç oynamıyorum ve oyunla neredeyse hiçbir alakam kalmadı.
Temel taş hareketleri ve birkaç standart oyun açılışı dışında
satranca dair hatırladığım pek bir şey yok. Buna rağmen geçenlerde
başımdan geçenlerden sonra satrançta “Master” (Usta) unvanına
sahip oldum. Doğrusu Makine Yüksek Mühendisi, şair, yazar ve
angut bilimkurgu yazarı sıfatlarından sonra satrançta
“Usta” olmak oldukça gurur verici.
“Büyük
Satranç Ustası” olmam bir okurumun sayesinde oldu.
“Spiral” adlı öykümde bir GO ustası ile bilgisayar arasındaki
hayali bir karşılaşmayı anlatmıştım. Öykü kurgu olsa bile
bazı okurlarım bunu da gerçek sanıp kahramanın Rize’nin
hangi köyünde yaşadığını sordular. Sanırım bir ziyarette
bulunup, GO ustasına saygılarını sunmak istiyorlardı.
Her neyse.
Öykünün giriş kısmında olasılık hesaplarında, karşılaştırma
için satrança da ufaktan değiniliyordu. Teorik olarak GO oyunu,
satrançtan daha fazla oyun olasılığına sahip olmasına ve
satranç oyununda oyun açılışlarının neredeyse yaklaşık
ilk 5-10 hamleye kadar standart hale gelmiş olsa da, satranççın
GO oyunundan daha kolay ve basit bir oyun olduğunu asla düşünmüyorum.
Benim için her ikisi de eşit zorlukta. Zaten öykünün sonunda
(sanki okurun tepkisini önceden hissetmiş gibi) bu düşüncemi
ima eden ufak bir kısım da vardı.
Bu arada
belirtmeden geçmek istemiyorum, öyküyü yazmadan önce oyununu
tanımak için internette epey bir GO oynadım fakat 16 yaşındaki
Japon gençlerin hepsi beni oyunda yendi. Adamların genlerinde
var GO oyunu. Bu yüzden acı mağlubiyetle sonuçlanan oyunları
çok normal karşıladım.
Bahsettiğim
spiral adlı öykümü yayınladıktan epey bir sonra (ki ben öyküyü
unutup gitmiştim) bir akşam vakti ICQ’den bir mesaj geldi.
-
Mehmet Emin Arı siz misiniz?
-
Evet benim
-
Neden GO ustası adlı öykünüzde satrançı küçümsediniz?
-
Anlayamadım !?
ICQ’den
mesaj gönderen okurum Spiral adlı öykümde, ( nedense o sürekli
olarak GO ustası diyordu) satrançın GO karşısında basit bir
oyun gibi gösterdiğimi, benim sandığım gibi satrançın hiç
de öyle basit bir oyun olmadığını ve dilersem bunu bizzat
ispatlayabileceğini söyledi.
Her ne
kadar sadece yazdıklarını görüyor olsam da, okurumun epey bir
kızgın olduğunu tahmin etmek hiç de zor değildi.
Okurların
tuhaf tepkilerine alıştığım için, genelde alttan alıp kalp
kırmamaya çalışıyorum. Bu devirde okur bulmak çok zor bir şey,
olanı da yitirmemek lazım. Bu okuruma da aynı şekilde davrandım.
Öyküde böyle bir şey ima etmediğimi bilakis zamanında satranç
oynayan biri olarak ne kadar zor olduğunu falan söyledim. Tabi
GO ile satranç oyunun eşit zorlukta olduğunu da eklemeyi
unutmadım.
Ama
fanatik satranççı okuru ikna etmek ne mümkün! Öyküde
bahsettiğim olasılık hesaplarından dem vurup, bunlara
dayanarak satranç hakkında bir yorum yapılamayacağını söyledi.
Kendisinin uzun yıllardır satranç oynadığını, dilersem bana
altı hamle avans vererek benimle oynayabileceğimi ve bu şekilde
satrançcın aslında ne kadar zor bir oyun olduğunu bana
ispatlayabilirmiş.
Altı
hamle avans!
Bak
ukalaya! Çattık! Kendisi çok iyi bir satranç oyuncusu ya,
benim gibi bir acemi için durumu eşitlemek adına altı hamle
avans verecek. Bu avansa rağmen beni yeneceğinden emin. Kendine
o kadar güveniyor ki. Zekamı gizliden gizliye küçümsemesi de
kabul edilebilir bir şey değil.
Birden çok
sinirlendim. Onu hemen ignore edebilirdim ama bu çok ukala ve küstah
okura haddini bildirmek gerekliydi. Sinirden bir sigara yaktığımda
birden aklıma harika bir fikir geldi.
“Tamam
istediğiniz gibi olsun. Sizinle İnternet üzerinde satranç
oynayalım. Avans hamle falan istemiyorum. Sizden tek istediğim,
eğer oyunu ben kazanırsam veya berabere kalırsak bana “Üstat”
diye hitap etmenizi istiyorum. Şimdi çıkmam gerekli. Yarın bu
saatte ICQ’de buluşalım, Yahoo Games’de bir el satranç
oynarız. “
Okurum :)
yazarak “”tamam” dedi.
Küstah ve
ukala okurumun yüzündeki Garfield sırıtışı görür
gibiydim.
Aklıma
gelen plan oldukça basitti. İki farklı odada bulunan ve
birbirlerinden haberi olmayan iki büyük satranç ustası ile
oynayan bir prensesin hikayesini hatırlamıştım. Masala göre
Prenses, bir usta ile beyaz taşlarla diğer usta ile siyah taşlarla
oynuyordu. Bir ustanın yaptığı hamleyi, diğer odadaki ustaya
karşı sanki kendisinmiş gibi oynuyordu. Aynı şekilde karşı
hamleyi de diğerine vs. Sonuçta iki büyük satranç ustası
birbirlerini görmeden karşılıklı oynuyorlardı. Tabi onlar
Prensesle oynadıklarını düşünüyorlardı. Masalın sonunda
(yanlış hatırlamıyorsam) iki usta berabere kalmışlardı.
Tabi her ikisi de çok iyi satranç ustası olarak kabul ettikleri
Prensese karşı büyük bir saygı duymuşlardı.
Uzun yıllardır
satranç oynayan ve çok iyi bir oyuncu olduğu her halinden belli
(tabi ki fanatikliğinden) tecrübeli okurumu yenmem veya berabere
kalmam olanaksızdı. Masalda anlatıldığı gibi onu yenebilecek
bir büyük ustayı bulmam gerekliydi.
Benim
yerime oynayacak büyük ustayı bulmam beklediğimden de kolay
oldu. Ertesi gün Kızılay’da yaptığım yarım saatlik ufak
bir araştırmadan sonra onu bulabildim: Grand
Master 2003 adında oldukça gelişmiş bir satranç programı.
Satıcı bunun en iyi satranç programı olduğunu ve en zor oyun
seçeneğinde FIDE (Uluslararası Satranç Fedarasyonu) puanlamasına
göre bilmem kaç puana denk geldiğini söyledi.
Altı
milyon liralık programı satın alıp hemen bilgisayara kurdum.
Zorluk seçenekleri başlangıç (beginner) düzeyinden, Grand
Master’a (büyük usta) kadar çıkıyordu. Bir iki el oynayıp
programa alıştım. Daha sonra zorluk seçeneğini Grand
Master’a getirdim, programın tüm açılış kütüphanelerini
kullanabilmesini sağladım. Ayrıca zaman limitini de kaldırdım.
Yani programı olabilecek en zor seviyesine getirdim ve ukala
okurumu beklemeye başladım.
Sözleştiğimiz
vakitte geldi. Karşılıklı bir iki hal hatır sorduk ve hemen
Yahoo Games’de sanal bir satranç tahtasının başına oturduk.
Okurum büyüklük gösterip (!) benim beyazlarla oynamama izin
verdi.
“Peki”
dedim. Ben de satranç programını siyahlarla oynama seçeneğini
seçip hınzırca “Play New Game” düğmesine bastım. Program
beyazlarla hemen ilk açılış hamlesini yaptı. Bu hamleyi
Yahoo’da beyazlarla oynayan okuruma karşı oynadım. O da
siyahlarla hemen bir karşılık verdi.
Bu şekilde,
hamleleri çok dikkatli oynayarak, programla okurum arasında aracılık
yapmaya başladım.
Allahtan
hem program hem de Yahoo Games, sıra bana gelince bir beep
sesiyle uyarıyordu. Ben de bu arada Cuma gününe yetişecek bir
öykünün temize çekilmesiyle uğraşıyordum. Ukela okurum ise
alttaki mesaj kutusundan bir şeyler yazıp duruyordu.
“Emin
bey, demek ki siz de İtalyan açılışının bilmem ne varyantını
tercih ediyorsunuz” gibi cümlelerle hamlelerim (yani altı
milyon liralık programınkiler) hakkında yorumlarda bulunuyordu.
Tabi bu yorumların ne anlama geldiğini hiç bilmediğim için,
elimdeki elmadan kocaman bir parça ısırıp “Evet, İtalyan açılışı
oyun başlangıçları için her zaman iyidir. Hem alan kazanmak
hem de hareketlilik vermesi açısından idealdir” türünden
oldukça ukela ve yuvarlak yorumlarla geçiştiriyordum.
Aradan bir
yarım saat geçtikten sonra 16. hamleye gelmiştik. Bu arada ben
çay demlemiş, bir sayfa öykü yazmış ve televizyonda fanatiği
olduğum Muppet Show’a biraz bakmıştım (I love you Miss
Piggy!!).
Okurum başlangıçta
umduğu gibi beni hemen yenememişti. Oyunda ne olup bittiğini
tam olarak kavrayamasam da, okurumun Grand Master 2003 programı
karşısında oldukça zorlandığını rahatlıkla
anlayabiliyordum. Hem hamle yapmadan önce daha çok düşünüyordu,
hem de bana karşı olan tavrı epey bir saygılı olmuştu. O
kendinden fazlasıyla emin ve küstah tavrının yerinde yeller
esiyordu. Amiyane deyimle “burnu sürtülmeye başlamıştı”.
23.
hamleye geldiğimizde pes etti ve beraberlik önerdi. Belki oyunu
uzatsam kazanabilirdim ama sonuçta beraberlik de benim için
zafer anlamına geldiği için, büyük bir usta olarak büyük
bir olgunluk göstererek hemen kabul ettim. Aslında oyun içindeki
oyundan sıkılmıştım.
Oyun
bittikten sonra okurum iyi bir yazar olduğum kadar aynı zamanda
çok iyi bir satranç oyuncusu olduğumu gayet saygılı bir şekilde
belirtti. FIDE puanlamasına göre bilmem kaç puanı rahatlıkla
alabileceğimi ve turnuvalara katılmam gerektiğini söyledi.
“Vaktim yok” dedim. “İş, güç ve yazarlık tüm vaktimi
alıyor, bir de satrançla uğraşamam”. Netice itibariyle meşgul
bir yazarım, Kasparov’un Türkiye şubesi değilim di mi?
Sonunda
beklediğim sihirli sözcüğü söyledi. “Üstat,
gerçekten çok iyi oynadınız, tebrik ederim sizi. Uygun olduğunuz
bir vakitte sizin gibi bir usta ile tekrar oynamak isterim”
dedi.
“Valla
çok isterdim ama dediğim gibi vaktim yok, hem de bu tür oyunları
oynarken sıkılıyorum”
“Anladım
Üstadım, siz de haklısınız. Bana vakit ayırdığınız için
çok teşekkür ederim. Üstadım müsaadenizi isteyeyim”
“Rica
ederim, müsaade sizin, iyi geceler”
Okurumu
bir daha görmedim. Her ne kadar biraz şaibeli yollardan elde
etmiş olsam da “Büyük Satranç Ustası ve Üstat” sıfatlarını
hala taşıyorum, kim bilir belki kartvizitime yazdırırım.
Kullandığım metodu etik bulmayabilirsiniz ama siz de kabul
edersiniz ki okurum da epey bir kaşındı yani.
yorumda
bulunmak için tıklayın
Mehmet Emin Arı