Gizli
bir istihbarat teşkilatının bina kompleksinden çok sakin bir
üniversite kampüsünü andıran yerin kapısından içeri girdiğinde
nedense kendini güvende hissederdi. Servis arabası dışarıda bırakırdı
herkesi. Bürosuna kadar giden yolda yalnız yürürdü. Burası
onun kalesiydi. Kapıdaki askerler ve iki sivil görevli hiç
usanmadan aynı şekilde her gün onu ve kahverengi çantasını
metal dedektöründen geçirirdi. Bir elektronik kartı
bilgisayara işlettikten sonra huzur içinde kendi kalesine
girerdi. Bürosuna kadar sakince yürürken yeni biçilmiş çimlerin
kokusunu içine çekerdi. Yüksek duvarları ve gri
fonksiyonel binalarıyla kötücül efsanelerle çevrilmiş olan
İstihbarat Teşkilatının Şehrin dışındaki yeri herkesi ya
korkutur yada ürkütürdü ama nedense ona inanılmaz bir huzur
ve güven verirdi. Kendi kalesi saydığı binasına girince güveni
daha da artardı. Odasına girdiğinde ilk önce kahve makinesinde
her zamanki bildik hareketlerle filtre kahve yapardı. Aynı
makine akşama kadar garip sesler çıkartarak kendi kendine çalışır
dururdu. Her zaman açık duran pencere ve klimaya rağmen içtiği
sigaralardan oda da her zaman yoğun bir sigara kokusu olurdu. Tam
bir işkolikti. Bütün gün çalışırdı. Hiç durmadan ya bir
şeyler okur yada üstünde bir minik civcivin gülümsediği
bilgisayarında bir şeyler yazardı.
Odası
bir üniversite asistanın odasına benzerdi. Duvara usulca
yaslanmış ufak kütüphanede üzerinde garip geometrik şekiller
ve sakallı adamların resimleri olan psikoloji kitaplarıyla
doluydu. Renoir’dan bir iki bahar resmi ve komik bir iki karikatür
duvarı süslerdi. Kendi kendine oluşturduğu bu sakinlik ve
huzur içinde bütün gün çalışırdı. Beyaz masa örtüleri,
düzenli çatal kaşık takımları ve meşhur dana rostosuyla bir
devlet dairesi için fazlasıyla kaliteli olan yemekhaneye nadiren
giderdi. Çoğunlukla odasından pek çıkmazdı. Zaten iş dışında
ona sohbet için uğrayan tek kişi de kendisini işe alan ve teşkilatın
en güçlü adamlarından olan amiriydi. Düşmanları hiç eksik
olmayan bir ulusun istihbarat teşkilatının üçüncü güçlü
adamından daha çok, yaşamın inceliklerini seven zarif bir
edebiyat Profesörünü andıran amiri ara sıra onunla uzun uzun
sohbet ederdi. Sohbetlerin konusu değişik olurdu. Her sohbet
esnasında tekrarladığı bir cümle vardı “burası bir
fabrika, ham bilgi girer işlenmiş bilgi çıkar” deyip gülümserdi.
Elinde
hiç sönmeyen piposu ve papyonuyla her zaman sevecen, akıllı ve
olgun bir erkek gibi dururdu ki öyleydi. Ünlü strateji uzmanı
Clauswithz’den Almanca aslından inciler döktürmeyi ve
Kissinger’in politik dehasını övmeyi seven bu adama teşkilatta,
intizamı ve keskin ütülü pantolonları seven kurmay Albaylar,
sahte sarışın sekreterler ve askerliğin bitme gününü küçük
defterlere işleyerek gün sayan nöbetçi askerler dahil olmak üzere
herkes saygı duyardı. Bir gazetede çıkan iş ilanına başvurduğunda
kendi de açıkçası bu başvurudan pek bir şey çıkacağını
sanmıyordu. Üniversitenin psikoloji bölümünü çok iyi
bir dereceyle bitirip elinde kırmızı diplomasıyla ortada
kalakaldığında açıkçası geleceğine dair en ufak bir planı
ve umudu yoktu. Okulda asistan olmak istemişti ama parlak bitirme
derecesine rağmen sınavlarından her zaman en yüksek dereceyi
alan bu öğrenciyi hiçbir hocası yanına asistan olarak almak
istememişti.
Nedenini
biliyordu. Hiçbir zaman saf cümlelere ve dürüst kelimelere dökülüp
de yüzüne söylenmeyen o nedendi. Çirkindi. O çirkin bir kadındı.
Gerçekten çok çirkin bir kadındı. Kuaföre saç kestirmek için
gittiğinde aynadan gördüğü kuaförün yüzündeki çaresizlik
ifadesinden, kendisiyle konuşan erkeklerin sohbeti bir an önce
bitirip gitme istediklerinden, ağladığı zaman hiçbir erkeğin
bir mendil verme nezaketinden öteye geçmeyen ilgilerinden
bilirdi. Bütün bunlara bile gerek yoktu, en yakın aynaya
gidip şöyle bir bakması yeterdi. Daha ilkokuldayken arkadaşları
mutlu bir koro halinde söylerlerdi onun çirkin olduğunu.. Yaşça
kendisiyle aynı olan taksi şoförlerinin dikiz aynasından bir
kere baktıktan sonra saygıyla “nereye gidiyoruz abla”
demelerine sadece gülüyordu artık. Kendini bildi bile hep çirkin
bir kadındı. Alışmıştı, çirkinliğe ve çirkinliğin
getirdiği handikaplara.
Yazılı
sınavı birincilikle bitirdikten sonra dört erkekten oluşma sınav
komisyonunun karşısına geçtiğinde kendisinden önce sözlü sınava
giren sarışın kadının mavi halı kaplı odanın her yerine
sinmiş kadın kokusunu fark ettiğinde hiç şansının olmayacağını
düşünmüştü. Papyonlu ve pipolu adamla tatlı bir sohbete başladıklarında
bile ümitsizliğini hep korumuştu. Sohbet Freud’un Electra
kompleksinin eksikliklerinden başlayıp davranışçı
psikolojinin başarıları ve Skinner’in farelere olan sevgisi
ile ilgili bir iki espri ile devam etmişti. Papyonlu adam bir kültür
hazinesiydi. Astrofizikten, davranışçı psikolojinin
eksikliklere hakkında bilgi sahibi olacak kadar geniş bir kültürü
vardı. Etrafa yaydığı ışıkla büyülerdi. Acımasız değildi
ama işi gereği neyse onu yapardı. Diğer komisyon üyeleri ona
hiç soru sormamışlar ve ona da pek bakmadan önlerindeki
CV’leri inceleyip pek kavrayamadıkları psikoloji sohbetini
sessizce dinlemişlerdi. Sınav odasında çıkarken o duymaya alışık
olduğu “Biz sizi arayacağız” cümlesini dediklerinde ümitsizce
başını sallamıştı. Onu kapıda karşılayıp eşlik eden
asker tekrar çıkış kapısına götürürken nedense burayı
sevdiğini fark etmişti. Burada çalışmak isterdi. Kafka’nın
Şato’sunu andıran bu soğuk ve fonksiyonel binalara ve insanı
huzursuz eden istihbarat sessizliğine rağmen burayı sevmişti.
İnsanı
rahatsız eden çirkinliğine rağmen işe alınmıştı. Sakin
bir sekreterin evi arayıp gerekli belgeleri saydığında ilk
defa Tanrıya inanır gibi olmuştu. Tüm bir aile eve güvenlik
soruşturması için gelen görevliyi pasta, çay ve sevgiye boğmuşlardı.
Sonradan işyerindeki dedikodulardan öğrenmişti ki komisyon üyeleri
sarışın adayı istemişlerdi ama papyonlu adam ağırlığın
koyup onun işe almıştı.
Ona
bir oda ve bir bilgisayar vermişlerdi. Daha sonra papyonlu adam
yanına çağırmışlardı. Sürekli klasik müzik çalan oda da
ona gösterdiği dosyalardaki insanların detaylı kişilik
analizi isteniyordu. Ya mermi bakışlı bir militan yada hırslı
bir tarikat liderinin uhrevi bakışlarıyla dolu fotoğrafların
bir zarfta olduğu yeşil dosyalarda detaylı hayat hikayeleri
vardı. Nerde doğdular?, Neler yaptılar?, Annesi babası nasıl
kişilerdi? İlk zamanlar zorlanarak çıkardığı kişisel
analiz raporlarını papyonlu adam çok dikkatle okurdu.
Çatışmalarda
aldıkları kurşun yaralarını övünerek göstermeyi seven MİT’in
tüm alaylı yöneticileri papyonlu adama karşı çok saygı
duymalarına rağmen onu ve raporlarını başlangıçta pek
dikkate almamışlardı. Hatta dalga geçmişlerdi. “Gizli örgüt
üyelerine psikoterapi de yapacak mıyız?” diye gülüşmüşlerdi.
Papyonlu adamın desteği ve yazdığı kişilik analizleri
sorgularda ve diğer şey yerde çok işe yarayınca bir anda ona
karşı tutum değişmişti. Yine sevmiyorlardı belki ama artık
saygı duyuyorlardı. En azından alay etmeyi bırakmışlardı.
Artık
yeri sağlamlaşmıştı. Önüne gelen yeşil kalın dosyayı
litrelerce kahve ve peş peşe yaktığı Camel sigaralar eşliğinde
çok dikkatle, uçlarını özenle kendi açtığı kurşun
kalemlerle not alarak okurdu. İncelediği kişinin çekilmiş
resimlerinden birini bilgisayar ekranının kenarına yapıştırır
ve ara ara resme, özellikle gözlerine bakardı. Genellikle dört
gün süren incelemenin ardından tekrar resme uzun süre bakar ve
merkezi sisteme bağlı olmayan bilgisayarın başına geçip
kendine gülümseyen oyuncak civcivin sevimli bakışlarının altında
dikkatle raporunu yazardı. “Borderline kişilik özelliği gösteren
A.K’nin temel güdülenmesi iktidar ihtiyacıdır... Paranoid kişilik
özellikleri baskındır” Bu analiz kısımlarını genellikle
sadece papyonlu adam okurdu. Sahada görevli olanlar sonuç kısmındaki
kısmıyla ilgilenirlerdi. Yakalanması için ne yapılması
gerekiyor yada zayıf noktası nedir veya örgüt içindeki bir
iktidar mücadelesinde başarılı olabilecek bir lider özelliği
gösteriyor mu?
Bazen
onun isteği üzerine sorguyu izletirlerdi. Bir tarafını gösteren
aynanın kenarında ilginç bir tiyatro oyununu izler gibi
dikkatle seyrederdi sorguyu. Notlar alır ve saatlerce sorguyu
seyrederdi. Sanılanın aksine sorguda şiddet yada işkence
uygulanmazdı. Gömleğini sıyırmış alaylı sorguculardan biri
sabrı taşınca bazen esaslı bir tokat atardı ama bunun ötesi
pek olmazdı yada kendisine göstermezlerdi.
Bütün
bu erkek oyunun ortasında sekreter ve daktiloların dışında
tek kadın kendisi gibiydi. Başka bölümlerdeki kadınlarla pek
iletişimi olmazdı. Serviste gördüğü kadınlarla bile bir baş
selamından öteye geçmeyen bir ilişkisi vardı. yemek tarifi alıp
verecek bir kadın değildi. Supermarkette kadın pedleri alırken
yada gönülsüzce gittiği geveze kuaför dışında kadınlığı
pek aklına gelmezdi. Bol ve rahat pantolonların içine sakladığı
vücuduna pek bakmazdı.
Her
şey işi bitince eve döndüğünde zorlaşırdı. Bir sürü
anahtarın üst üste karmaşık olarak durduğu anahtarlıkla
evinin kapısını açtığında zorla girerdi evine. Yemek, aptal
dünyanın haberleri ve iki bardaklık çay seansından sonra şehri
gören yüksek bloklardan birindeki dairesinin penceresinden
manzarayı seyrederken üstüne sinen yalnızlığı kafasından
atmaya çalışırdı.
Böyle
zamanlarda aklına bir erkekle birlikte olmanın nasıl bir şey
olacağı gelirdi. Bir erkeğe sahip olma duygusunu hiç
bilmiyordu. Okuldaki bir iki başarısız denemeyi saymazsak hiç
sevgilisi olmamıştı. Yalnızlık üstüne çullanınca tüm
yalnız ve mutsuz kadınlar gibi dikiz aynasında bir bebeğin
sallandığı ufak beyaz arabasına binip akşam vakitleri uzun
uzun araba sürerdi. Şehirlerarası yola çıkar, oradan başka
bir yola sapıp kendisine şüpheyle bakan trafik polislerin yanından
geri dönerdi. Yolun ve mekanın bittiği bir yerde sanki mutluluğu
ve aradığı aşkı bulacakmış gibi arabasının gazına hırsla
basardı. Her seferinde bir trafik polisine yakalanırdı ama üstünde
bir parlak bayrak resmi olan kimliği ona ceza yazılmasını
engellerdi. Bütün bu umutsuz kısa yolculuklarında şairinin
evinin önünden geçer, onun duymayacağını bile bile klaksonu
iki uzun bir kısa iki uzun bir kısa öttürürdü. O öğretmişti;
mors alfabesinde bu SS demekmiş yani seni seviyorum. Onu nasıl
ve ne kadar sevdiğini bilmiyordu ama ss vardı.
Bazen
ünlü bir pastaneden alınmış ve şairin pek sevdiği bir
kanyaklı pastayla onun evine gittiğinde hep o sevinçli gülümsemesi,
kapıda eline tutuşturduğu bir kupa demli çay ve asla aşamayacağı
o anlayış ve nezaket duvarı ile karşılaşırdı onu. Çaydan
nefret etmesine rağmen sessiz sessiz içerdi kokulu ve demli çayı
çayı. Papyonlu adamın sevmesi gibi severdi onu Şair. Onun içinde
kadın ötesi bir varlıktı, bilirdi bunu. Papyonlu adam artık
bir kadını mutlu edemeyecek yaşta olduğu, şair ise içindeki
kadına küstüğü için kadın gibi sevmezdi.
Onunla
yeni “aptal kutusu” dediği internette tanışmışlardı. Diğer
insanlara olduğu gibi ona da yaptığı işten hiç bahsetmemişti.
Ne gariptir ki o da hiç sormamıştı. Diğer erkekler gibi ilk
buluşmada bir şey bahane edip yarım saat sonra toz olmamıştı.
Tekrar buluşmak için aramış ama ilgisinin dostça bir ilgi
olduğunu da eklemiyi ihmal etmemişti. “Kendi kırık halimin
kadınları kırmasını istemiyorum” demişti.
Bazen
onun yüzüne yansıyan bir hüzün yada banyoda bir kadının
unuttuğu bir el kreminden anlardı başka kadınların olduğunu
ama hiç sormazdı o kadınları. Kendisinde gördüğü yalnız
insan kokusundan anlamıştı gelen kadınların bir el kremi yada
bir toka dışında onda pek bir şey bırakmadıklarını.
Ona hiç sarılamayacağını biliyordu ve sanki hiç hakkı yoktu
bir erkeği sahiplenmeye...hep böyle belletmişlerdi. Önce
erkekler öğretmişti sonra kendi kendisi... bir erkeği hiç
olmayacaktı.
Şairle
karşılıklı oturup insan ruhunun derinliklerinden bahsederken
onun mavi gözlerine gözü bir ara takılınca yada uğurlarken
onun eli yanlışlıkla omzuna değdiğinde çok garip bir his
duyardı. Bir haz yada hoşlanmadan farklı bir şeydi. İçindeki
serçeler havalanırdı hep. Bir sürü serçe bir anda havalanırdı.
Daha önce nerede olduğunu bilmediği bir sürü serçe...
Korkardı onun dokunmasından hem de ölesiye korkardı ama yine
de dokunmasını isterdi.
Arabasına
binip de şair kapıyı kapayıp arkasından el salladığında
yalnız olmadığını hissederdi. Çok az kadının sahip olduğu
bir şair lüksü vardı ve içinden gelen kontrolsüz bir sarılmayla
bunu riske atmak istemiyordu.
Kendi
evinin sakin yalnızlığından, televizyondaki budala
programlardan, insan ruhunun karanlık tarafına şehvetle inen
psikoloji makalelerinden ve yaşamdan bunaldığında ve arabayla
dışarı çıkacak keyfi olmadığında evin tüm ışıkları
kapatırdı. Bir mum yakıp kanepeye uzandığında çekinerek iki
elini bacak arasına koyup hüzünlü bir zevke bırakırdı
kendini. Masum bir çocuk gibi bacaklarını kendine doğru çekerdi.
Ter içinde kalıp zevkin doruğuna çıktığında hemen her
seferinde ağlardı. Utançtan yada günahla hiç ilgisi olmayan
bir ağlamaydı. Ya hüngür hüngür ağlardı yada sessizce bir
gözyaşı akardı yanaklarından. En çok acıtan da bu tek damla
gözyaşlarıydı. Her zevkin doruğu ona kendi çirkinliğini anımsatan
bir düz ayna olurdu.
Sonra
uyurdu sessizce. Hiçbir rüya görmemeyi umarak. Bir adam, bir çocuk
ve bir ev rüyası görmemeyi umarak ama hep görürdü.
Bütün
çalışanların tersine pazartesilerini iple çekerdi. Kendi
kalesine dönmek ve o huzuru, güveni yaşamak isterdi. Şehirde
yitik bir kadındı. Bazen yüzmeye giderdi yada tek başına bir
sinema. Hep beraber gidilen ve sonra telefon numaralarının alınıp
verildiği ama kimsenin kimseyi aramadığı hafta sonu
gezilerinden ölesiye sıkılırdı.
Bütün
bu günler içinde otuz ikinci yaş günü annesi babası ve kardeşinin
neşesiyle kutlandığında eve gelirken hiç hüzünlenmemişti.
Yılbaşlarında hayatını baştan sona değiştirmeye karar
veren budalalardan biri değildi. Bu insanlarla hep alay etmişti.
Ertesi
gün Papyonlu adamın ona verdiği dosyayı odasına götürürken
üstüne sinen pipo kokusunu hala genzinde hissediyordu. Özel yeşil
dosyayı açar açmaz kendine bakan adamın gözlerini görünce
öylece kalakalmıştı. Bir sürü resim görmüştü. İşi gereği
ve iş dışında ama bu yüze bakınca, bu traşlı yüzün arkasından
bakan siyah gözleri görünce öylece kalakalmıştı. Serçeler
havalanmıştı içinde. Hem tüm serçeler ve bir anda. Akşam
odasının kapısını kapayıncaya da inmemişti serçeler. Hep uçuyorlardı.
Daha önce varlığından haberi olmadığı bir sürü serçe.
Tüm
bir gece boyunca kafasının içindeki o resmin önünden yüzlerce
serçe geçmişti. Şairin bir dizesi gelmişti aklına, “kırlangıç
yağmuru”. İçinde hissettiği de serçe yağmuruydu işte. O
resmin içindeki adamı düşünüp kanepeye uzandı ve her
zamanki gibi kendi içine kıvrıldı. Zevkin doruğuna gelince ağlamadı
bu sefer. İlk defa ağlamadı. Huzurlu bir şekilde uyuyakaldı.
Rüyasında bir ev gördü. Bir adam, bir çocuk ve yemek yapan
kendisi. Onları doyuruyordu. İştahla yemek yemelerini seyretmişti.
Mutlu olmuştu onların iştahından. Tencere dolusu yemekler,
bereketli bir mutfak ve hiç doymayan bir kocayla, çocuk.
Ertesi
gün uçarak gitmişti işe. Hala durmadan serçeler uçuyordu içinde.
Yüzlerce binlerce serçe uçup duruyordu içinde. O erkek
resminin önünden, o bereketli mutfağın içinde dışına, bir
çocuk gülümsemesinden utanarak dokunduğu kasıklarına doğru
binlerce serçe uçuyordu. Aşk dedikleri şey buymuş diye geçirdi
içinden. Adamın resmine her iki dakikada bir bakarak bütün
hayatını öğrenmişti. Kısaltması akılda kalmayan sol örgütlerin
birinin siyasi sorumlusuydu. Bir teorisyenken birden nerden geldiği
belli olmayan bir sese uyup eline silah almıştı. Aranıyordu
her yerde. Bir dağda bir mağarada olabileceği gibi kalabalık
şehirlerden birinde gelecek olan polis baskının bekleyen hüzünlü
örgüt evlerinden birinde bir elinde silah diğer elinde artık
pek kimsenin okumadığı solcu kitaplardan biriyle geçmişini düşünüyor
olabilirdi. Kişilik analizini yapmak ve bunu rapor haline
getirmek hiç ama hiç zor değildi onun için ama o bakışla başlayan
serçe yağmurunun hiç ama hiç bitmesini istemiyordu. Şairin şiirlerinde
okuduğu ama daha önce bir türlü anlam veremediği o duyguyu
sonuna kadar yaşamak istiyordu. Sesini ve adını duymadığı
bir adama olan aşkını kimseye ama kimseye anlatmamıştı.
Bir
Cuma akşamı şaire uğradığında şair anlamıştı onun aşık
olduğunu. Üstünde taze çileklerin olduğu pastayı
keyifle yerken muzipçe takılmıştı ona. “Eniştemiz kim?“
diye sormuştu. Kopya çekerken yakalanmış bir öğrenci gibi ne
inkar edebilmiş ne de itiraf. Sadece utanarak gülümsemişti.
Daha sonra adı belli olmayan enişteden hiç bahsetmeden oturmuşlardı.
Şairin küçük aşkım dediği dört yaşındaki şirin kızın
telefonda ona yaptığı cilvelerin amatör taklidine birlikte gülmüşlerdi.
Kendisini çok güzel sanan çok güzel bir kadının durmadan
budalaca “en güzel ben miyim?” sorusunu sormasını şair
anlatırken kahkahadan pastayı yiyemez hale gelmişti. Şairin çok
sevdiği kedisi ölünce “erkek kediler tarafından tecavüze
mi? uğradı” diye soran evde kalmış eski komşu kızına
Freudian slip teşhisi koymak için her ikisine bir saniye yetmişti.
Dişi kedilerin cinsel yaşamları hakkında kayda değer bir
makale olmaması hem şairin hem de onun enikonu canını sıkmıştı.
Öyle bir makale yazacağına Şaire söz verdi. Kahkaha ile güldüler.
Pastalar
ve Şairin hayatındaki garip kadınlar bitince mutlu bir şekilde
evden ayrılmıştı. Giderken alnından öpmüştü. Kızını
gelin eden bir baba edasıyla. Halbuki topu topu kendinden iki yaş
büyüktü. Yine de hiç itiraz etmeden başını uysalca uzatmıştı.
Bitmesini
hiç istemediği serçe yağmuru içinde evine döndüğünde işyerinden
çaldığı fotoğrafa gülümseyerek bakarak uyuyakalmıştı.
Tekrar o mutlu evi rüyasında görmüştü. Yine yemek yapıyordu.
Bu sefer iki çocuk vardı ve enişte elindeki Pazar gazetesine gömülmüştü.
Çocukların ve adamın iştahı onu nasıl mutlu ediyordu. Göğüsleri
büyümüştü. Kocaman göğüsleri vardı. Sanki bütün dünya
gelse emzirebilecekti. Halbuki 75 numara sutyen ölçüsüyle bu
konuda diğer dişilikle ilgili konularda olduğu gibi hiçbir
iddiası yoktu. Bebekler göğüslerine yumulup emmeye başladıklarında
sevinçle gözünü yummuştu rüyasında.
Raporu
bitirip verdiğinde papyonlu adam da fark etmişti yüzüne yansıyan
serçe yağmurunu. Babacan bir ifadeyle takılmıştı ona. İsterse
düğünü kurumun lokalinde yapabilirdi. Bunu ayarlamak çok
kolaydı. Kendisi de şahit olmak isterdi. Yüzü kızarmış
halde çıkmıştı odasından. Fotoğraftaki adamdan hiç
bahsetmedi. Onu seviyorum diyemezdi ki. Hiç görmediği ve aranan
bir adama aşığım diyemezdi ki...
Hayaller
ve hatta planlar kurmaya başlamıştı. Sevdiği adamın illegal
hayatı elbet bitecekti. Cezası varsa hapiste yatar ve çıkardı.
Erkeğini yıllarca beklemeye hazır bir Türkan Şoray ifadesiyle
“beklerim beş yıl ne olacak” diyordu. Bu beş yıllık hapis
süresini nerden bulduğunu da bilmiyordu. Yakalandıktan sonra
onu ziyarete giderdi. Sevgisini kazanırdı. Çıkınca
evlenirlerdi. O zamana kadar toplu konuttaki evi çoktan bitmiş
olurdu. Otuzlu yaşlarda hamile kalmak tehlikeliydi ama tıp çok
ilerlemişti. İki çocuk yaparlardı. Bir kış akşamı hüzünlü
kemancıların çaldığı bir Mozart senfonisinden sonra eve döndüklerinde
bir dağ gölü sakinliğinde sevişirlerdi. Kaloriferin hemen yanında
ve dışarıda kar yağarken hamile kalırdı. Serçe yağmuru kasıklarına
indi ve alevlendiğini hissetti. Yüzü kızardı, farkında
olmadan bacaklarını sıktı.
Diğer
günler boyunca hayaller kurdu. İki ay boyunca her gün saatlerce
hayaller kurdu. Bir erkekle aynı evde yaşamanın nasıl bir şey
olacağını kurguladı durdu kafasında. Çok zordu bir yalnız için
evde bir başkasını hayal etmek. Kesik kesik görüntüler geldi
geçti önünden. Sabah öksürürdü belki. Birinin evde öksürmesi
güzel diye geçirdi içinden. Gazete okurken ona bir şey sorarsa
nasıl cevap verirdi ki?
Aptal
bir liseli kız gibiydi. Hatta gibisi fazlaydı. Aptal bir liseli
kızdı. Hırçın polislerin çektiği uykusuz bir fotoğraftan
kendine bir gelecek kuruyordu. Neydi resimdeki gördüğü? O adamın
kendisini seveceğine dair bu kör inanç nerden geliyordu?
Elindeki kadın dergisinin ona budalaca gelen yemek tariflerinden
birindeki gülümseyen çocuğun resmine bakarken o da istemsizce
gülümsedi.
Bazen
papyonlu adama üstü kapalı sorular sordu ona dair. Papyonlu
adam sadece arandığını söyledi. Yakalanırsa sorguya katılabilirdi.
Polislere sıkı sıkı tembih edilmişti sağ yakalanması için.
Önemliydi o. Bir çok şey biliyordu. Bu adamla neden özel
olarak ilgilendiğini sormadı papyonlu adam. Kimin aklına
gelirdi bir aşk?
Hiçbir
rüyası olmayan çirkin kadının tek rüyası, sıkıcı akşam
haberlerinde spikerin ağzından çıkan bir çatışma ve verilen
isimlerle parçalandı.
O
ölmüştü.
Spiker
haberi bitirip başka bir habere geçtiğinde Filistinlilerin başına
ne geldiğini duyacak halde değildi. Arabasına bindi. Saatlerce
sürdü. Bütün serçelerin tek tek ölüp düşmesini seyretti.
Berbat bir melodramı seyreder gibi hissetti bir an kendini. Şeytanın
bütün kulları, hayal kırıklığına uğramış Tanrının
eski kullarıdır dedi içinden. Kanıyordu. Önce adam gitti,
sonra iştahla yemek yiyen çocuklar ve ardından göğüslerindeki
süt. Göğsünden süt giden bir kadın nedir ki? Gözyaşları
yanaklarından süzülüp yanağını ıslatınca dikiz aynasına
baktı. İlk defa yaptığı göz makyajı akmıştı. Daha da çirkinleşmişti.
“Merhaba”
dedi
“Ağlıyorsun
sen” dedi şair şaşkınlıkla “ne oldu?”
“Bütün
serçeler öldü” dedi.
hangi
serçeler öldü, nasıl öldü diye sormadı şair. Uzun bir
sessizlik oldu.
“Hadi
bana gel” dedi aklı başında bir baba gibi
“Peki”
dedi kadın hiç ikiletmeden uslu bir kız çocuğu gibi. Budalaca
“pasta alayım mı? Neyli olsun?” diye sordu. Hala ağlıyordu.
“Çikolatalı
al bu sefer, bende çay koyayım” dedi şair sakin bir sesle.
“Ben
çay sevmem, kahve severim” dedi hırçınlıkla. Niye çirkindi?
Niye sevdiği adam ölmüştü? Tanrı neredeydi?
“Peki”
dedi “Senin içinde kahve yaparız. Hadi bekliyorum “
Büyük
bir minnet duydu. Şairini seviyordu, papyonlu adamı da. Hiç
seni seviyorum dememişti bir erkeğe. Diyemezdi. Çok zordu onun
için, inanılmaz zor.
“İki
uzun bir kısa iki uzun bir kısa” dedi ağlayarak.
Karşıda
bir kısa bir sessizlik oldu sonra.
“ben
de seni seviyorum” dedi şair “hadi gel” deyip telefonu
kapadı.
Gözyaşlarını
sildi. Serçeleri gömmek zor olacaktı ama o budala filmlerde
denildiği gibi yaşam devam ediyordu. Arabayı dikkatlice sürdü.
Serçeler hiç ölmese keşke diye mırıldandı.
Mehmet Emin Arı