Serçe yağmuru

               

Gizli bir istihbarat teşkilatının bina kompleksinden çok sakin bir üniversite kampüsünü andıran yerin kapısından içeri girdiğinde nedense kendini güvende hissederdi. Servis arabası dışarıda bırakırdı herkesi. Bürosuna kadar giden yolda yalnız yürürdü. Burası onun kalesiydi. Kapıdaki askerler ve iki sivil görevli hiç usanmadan aynı şekilde her gün onu ve kahverengi çantasını metal dedektöründen geçirirdi. Bir elektronik kartı bilgisayara işlettikten sonra huzur içinde kendi kalesine girerdi. Bürosuna kadar sakince yürürken yeni biçilmiş çimlerin kokusunu içine çekerdi.  Yüksek duvarları ve gri fonksiyonel binalarıyla kötücül efsanelerle çevrilmiş olan İstihbarat Teşkilatının Şehrin dışındaki yeri herkesi ya korkutur yada ürkütürdü ama nedense ona inanılmaz bir huzur ve güven verirdi. Kendi kalesi saydığı binasına girince güveni daha da artardı. Odasına girdiğinde ilk önce kahve makinesinde her zamanki bildik hareketlerle filtre kahve yapardı. Aynı makine akşama kadar garip sesler çıkartarak kendi kendine çalışır dururdu. Her zaman açık duran pencere ve klimaya rağmen içtiği sigaralardan oda da her zaman yoğun bir sigara kokusu olurdu. Tam bir işkolikti. Bütün gün çalışırdı. Hiç durmadan ya bir şeyler okur yada üstünde bir minik civcivin gülümsediği bilgisayarında bir şeyler yazardı.

 

Odası bir üniversite asistanın odasına benzerdi. Duvara usulca yaslanmış ufak kütüphanede üzerinde garip geometrik şekiller ve sakallı adamların resimleri olan psikoloji kitaplarıyla doluydu. Renoir’dan bir iki bahar resmi ve komik bir iki karikatür duvarı süslerdi. Kendi kendine oluşturduğu bu sakinlik ve huzur içinde bütün gün çalışırdı. Beyaz masa örtüleri, düzenli çatal kaşık takımları ve meşhur dana rostosuyla bir devlet dairesi için fazlasıyla kaliteli olan yemekhaneye nadiren giderdi. Çoğunlukla odasından pek çıkmazdı. Zaten iş dışında ona sohbet için uğrayan tek kişi de kendisini işe alan ve teşkilatın en güçlü adamlarından olan amiriydi. Düşmanları hiç eksik olmayan bir ulusun istihbarat teşkilatının üçüncü güçlü adamından daha çok, yaşamın inceliklerini seven zarif bir edebiyat Profesörünü andıran amiri ara sıra onunla uzun uzun sohbet ederdi. Sohbetlerin konusu değişik olurdu. Her sohbet esnasında tekrarladığı bir cümle vardı “burası bir fabrika, ham bilgi girer işlenmiş bilgi çıkar” deyip gülümserdi.

 

 

Elinde hiç sönmeyen piposu ve papyonuyla her zaman sevecen, akıllı ve olgun bir erkek gibi dururdu ki öyleydi. Ünlü strateji uzmanı Clauswithz’den Almanca aslından inciler döktürmeyi ve Kissinger’in politik dehasını övmeyi seven bu adama teşkilatta, intizamı ve keskin ütülü pantolonları seven kurmay Albaylar, sahte sarışın sekreterler ve askerliğin bitme gününü küçük defterlere işleyerek gün sayan nöbetçi askerler dahil olmak üzere herkes saygı duyardı. Bir gazetede çıkan iş ilanına başvurduğunda kendi de açıkçası bu başvurudan pek bir şey çıkacağını sanmıyordu. Üniversitenin  psikoloji bölümünü çok iyi bir dereceyle bitirip elinde kırmızı diplomasıyla ortada kalakaldığında açıkçası geleceğine dair en ufak bir planı ve umudu yoktu. Okulda asistan olmak istemişti ama parlak bitirme derecesine rağmen sınavlarından her zaman en yüksek dereceyi alan bu öğrenciyi hiçbir hocası yanına asistan olarak almak istememişti.

 

Nedenini biliyordu. Hiçbir zaman saf cümlelere ve dürüst kelimelere dökülüp de yüzüne söylenmeyen o nedendi. Çirkindi. O çirkin bir kadındı. Gerçekten çok çirkin bir kadındı. Kuaföre saç kestirmek için gittiğinde aynadan gördüğü kuaförün yüzündeki çaresizlik ifadesinden, kendisiyle konuşan erkeklerin sohbeti bir an önce bitirip gitme istediklerinden, ağladığı zaman hiçbir erkeğin bir mendil verme nezaketinden öteye geçmeyen ilgilerinden bilirdi. Bütün  bunlara bile gerek yoktu, en yakın aynaya gidip şöyle bir bakması yeterdi. Daha ilkokuldayken arkadaşları mutlu bir koro halinde söylerlerdi onun çirkin olduğunu.. Yaşça kendisiyle aynı olan taksi şoförlerinin dikiz aynasından bir kere baktıktan sonra saygıyla “nereye gidiyoruz abla” demelerine sadece gülüyordu artık. Kendini bildi bile hep çirkin bir kadındı. Alışmıştı, çirkinliğe ve çirkinliğin getirdiği handikaplara.

 

Yazılı sınavı birincilikle bitirdikten sonra dört erkekten oluşma sınav komisyonunun karşısına geçtiğinde kendisinden önce sözlü sınava giren sarışın kadının mavi halı kaplı odanın her yerine sinmiş kadın kokusunu fark ettiğinde hiç şansının olmayacağını düşünmüştü. Papyonlu ve pipolu adamla tatlı bir sohbete başladıklarında bile ümitsizliğini hep korumuştu. Sohbet Freud’un Electra kompleksinin eksikliklerinden başlayıp davranışçı psikolojinin başarıları ve Skinner’in farelere olan sevgisi ile ilgili bir iki espri ile devam etmişti. Papyonlu adam bir kültür hazinesiydi. Astrofizikten, davranışçı psikolojinin eksikliklere hakkında bilgi sahibi olacak kadar geniş bir kültürü vardı. Etrafa yaydığı ışıkla büyülerdi. Acımasız değildi ama işi gereği neyse onu yapardı. Diğer komisyon üyeleri ona hiç soru sormamışlar ve ona da pek bakmadan önlerindeki CV’leri inceleyip pek kavrayamadıkları psikoloji sohbetini sessizce dinlemişlerdi. Sınav odasında çıkarken o duymaya alışık olduğu “Biz sizi arayacağız” cümlesini dediklerinde ümitsizce başını sallamıştı. Onu kapıda karşılayıp eşlik eden asker tekrar çıkış kapısına götürürken nedense burayı sevdiğini fark etmişti. Burada çalışmak isterdi. Kafka’nın Şato’sunu andıran bu soğuk ve fonksiyonel binalara ve insanı huzursuz eden istihbarat sessizliğine rağmen burayı sevmişti.

 

İnsanı rahatsız eden çirkinliğine rağmen işe alınmıştı. Sakin bir sekreterin evi arayıp gerekli belgeleri saydığında ilk defa Tanrıya inanır gibi olmuştu. Tüm bir aile eve güvenlik soruşturması için gelen görevliyi pasta, çay ve sevgiye boğmuşlardı. Sonradan işyerindeki dedikodulardan öğrenmişti ki komisyon üyeleri sarışın adayı istemişlerdi ama papyonlu adam ağırlığın koyup onun işe almıştı.

 

Ona bir oda ve bir bilgisayar vermişlerdi. Daha sonra papyonlu adam yanına çağırmışlardı. Sürekli klasik müzik çalan oda da ona gösterdiği dosyalardaki insanların detaylı kişilik analizi isteniyordu. Ya mermi bakışlı bir militan yada hırslı bir tarikat liderinin uhrevi bakışlarıyla dolu fotoğrafların bir zarfta olduğu yeşil dosyalarda detaylı hayat hikayeleri vardı. Nerde doğdular?, Neler yaptılar?, Annesi babası nasıl kişilerdi? İlk zamanlar zorlanarak çıkardığı kişisel analiz raporlarını papyonlu adam çok dikkatle okurdu.

 

Çatışmalarda aldıkları kurşun yaralarını övünerek göstermeyi seven MİT’in tüm alaylı yöneticileri papyonlu adama karşı çok saygı duymalarına rağmen onu ve raporlarını başlangıçta pek dikkate almamışlardı. Hatta dalga geçmişlerdi. “Gizli örgüt üyelerine psikoterapi de yapacak mıyız?” diye gülüşmüşlerdi. Papyonlu adamın desteği ve yazdığı kişilik analizleri sorgularda ve diğer şey yerde çok işe yarayınca bir anda ona karşı tutum değişmişti. Yine sevmiyorlardı belki ama artık saygı duyuyorlardı. En azından alay etmeyi bırakmışlardı.

 

Artık yeri sağlamlaşmıştı. Önüne gelen yeşil kalın dosyayı litrelerce kahve ve peş peşe yaktığı Camel sigaralar eşliğinde çok dikkatle, uçlarını özenle kendi açtığı kurşun kalemlerle not alarak okurdu. İncelediği kişinin çekilmiş resimlerinden birini bilgisayar ekranının kenarına yapıştırır ve ara ara resme, özellikle gözlerine bakardı. Genellikle dört gün süren incelemenin ardından tekrar resme uzun süre bakar ve merkezi sisteme bağlı olmayan bilgisayarın başına geçip kendine gülümseyen oyuncak civcivin sevimli bakışlarının altında dikkatle raporunu yazardı. “Borderline kişilik özelliği gösteren A.K’nin temel güdülenmesi iktidar ihtiyacıdır... Paranoid kişilik özellikleri baskındır” Bu analiz kısımlarını genellikle sadece papyonlu adam okurdu. Sahada görevli olanlar sonuç kısmındaki kısmıyla ilgilenirlerdi. Yakalanması için ne yapılması gerekiyor yada zayıf noktası nedir veya örgüt içindeki bir iktidar mücadelesinde başarılı olabilecek bir lider özelliği gösteriyor mu?

 

Bazen onun isteği üzerine sorguyu izletirlerdi. Bir tarafını gösteren aynanın kenarında ilginç bir tiyatro oyununu izler gibi dikkatle seyrederdi sorguyu. Notlar alır ve saatlerce sorguyu seyrederdi. Sanılanın aksine sorguda şiddet yada işkence uygulanmazdı. Gömleğini sıyırmış alaylı sorguculardan biri sabrı taşınca bazen esaslı bir tokat atardı ama bunun ötesi pek olmazdı yada kendisine göstermezlerdi.

 

Bütün bu erkek oyunun ortasında sekreter ve daktiloların dışında tek kadın kendisi gibiydi. Başka bölümlerdeki kadınlarla pek iletişimi olmazdı. Serviste gördüğü kadınlarla bile bir baş selamından öteye geçmeyen bir ilişkisi vardı. yemek tarifi alıp verecek bir kadın değildi. Supermarkette kadın pedleri alırken yada gönülsüzce gittiği geveze kuaför dışında kadınlığı pek aklına gelmezdi. Bol ve rahat pantolonların içine sakladığı vücuduna pek bakmazdı.

 

Her şey işi bitince eve döndüğünde zorlaşırdı. Bir sürü anahtarın üst üste karmaşık olarak durduğu anahtarlıkla evinin kapısını açtığında zorla girerdi evine. Yemek, aptal dünyanın haberleri ve iki bardaklık çay seansından sonra şehri gören yüksek bloklardan birindeki dairesinin penceresinden manzarayı seyrederken üstüne sinen yalnızlığı kafasından atmaya çalışırdı.

 

Böyle zamanlarda aklına bir erkekle birlikte olmanın nasıl bir şey olacağı gelirdi.  Bir erkeğe sahip olma duygusunu hiç bilmiyordu. Okuldaki bir iki başarısız denemeyi saymazsak hiç sevgilisi olmamıştı. Yalnızlık üstüne çullanınca tüm yalnız ve mutsuz kadınlar gibi dikiz aynasında bir bebeğin sallandığı ufak beyaz arabasına binip akşam vakitleri uzun uzun araba sürerdi. Şehirlerarası yola çıkar, oradan başka bir yola sapıp kendisine şüpheyle bakan trafik polislerin yanından geri dönerdi. Yolun ve mekanın bittiği bir yerde sanki mutluluğu ve aradığı aşkı bulacakmış gibi arabasının gazına hırsla basardı. Her seferinde bir trafik polisine yakalanırdı ama üstünde bir parlak bayrak resmi olan kimliği ona ceza yazılmasını engellerdi. Bütün bu umutsuz kısa yolculuklarında şairinin evinin önünden geçer, onun duymayacağını bile bile klaksonu iki uzun bir kısa iki uzun bir kısa öttürürdü. O öğretmişti; mors alfabesinde bu SS demekmiş yani seni seviyorum. Onu nasıl ve ne kadar sevdiğini bilmiyordu ama ss vardı.

 

Bazen ünlü bir pastaneden alınmış ve şairin pek sevdiği bir kanyaklı pastayla onun evine gittiğinde hep o sevinçli gülümsemesi, kapıda eline tutuşturduğu bir kupa demli çay ve asla aşamayacağı o anlayış ve nezaket duvarı ile karşılaşırdı onu. Çaydan nefret etmesine rağmen sessiz sessiz içerdi kokulu ve demli çayı çayı. Papyonlu adamın sevmesi gibi severdi onu Şair. Onun içinde kadın ötesi bir varlıktı, bilirdi bunu. Papyonlu adam artık bir kadını mutlu edemeyecek yaşta olduğu,  şair ise içindeki kadına küstüğü için kadın gibi sevmezdi. 

 

Onunla yeni “aptal kutusu” dediği internette tanışmışlardı. Diğer insanlara olduğu gibi ona da yaptığı işten hiç bahsetmemişti. Ne gariptir ki o da hiç sormamıştı. Diğer erkekler gibi ilk buluşmada bir şey bahane edip yarım saat sonra toz olmamıştı. Tekrar buluşmak için aramış ama ilgisinin dostça bir ilgi olduğunu da eklemiyi ihmal etmemişti. “Kendi kırık halimin kadınları kırmasını istemiyorum” demişti.

 

Bazen onun yüzüne yansıyan bir hüzün yada banyoda bir kadının unuttuğu bir el kreminden anlardı başka kadınların olduğunu ama hiç sormazdı o kadınları. Kendisinde gördüğü yalnız insan kokusundan anlamıştı gelen kadınların bir el kremi yada bir toka dışında onda pek bir şey bırakmadıklarını.  Ona hiç sarılamayacağını biliyordu ve sanki hiç hakkı yoktu bir erkeği sahiplenmeye...hep böyle belletmişlerdi. Önce erkekler öğretmişti sonra kendi kendisi... bir erkeği hiç olmayacaktı.

 

Şairle karşılıklı oturup insan ruhunun derinliklerinden bahsederken onun mavi gözlerine gözü bir ara takılınca yada uğurlarken onun eli yanlışlıkla omzuna değdiğinde çok garip bir his duyardı. Bir haz yada hoşlanmadan farklı bir şeydi. İçindeki serçeler havalanırdı hep. Bir sürü serçe bir anda havalanırdı. Daha önce nerede olduğunu bilmediği bir sürü serçe... Korkardı onun dokunmasından hem de ölesiye korkardı ama yine de dokunmasını isterdi.

 

 

Arabasına binip de şair kapıyı kapayıp arkasından el salladığında yalnız olmadığını hissederdi. Çok az kadının sahip olduğu bir şair lüksü vardı ve içinden gelen kontrolsüz bir sarılmayla bunu riske atmak istemiyordu.

 

Kendi evinin sakin yalnızlığından, televizyondaki budala programlardan, insan ruhunun karanlık tarafına şehvetle inen psikoloji makalelerinden ve yaşamdan bunaldığında ve arabayla dışarı çıkacak keyfi olmadığında evin tüm ışıkları kapatırdı. Bir mum yakıp kanepeye uzandığında çekinerek iki elini bacak arasına koyup hüzünlü bir zevke bırakırdı kendini. Masum bir çocuk gibi bacaklarını kendine doğru çekerdi. Ter içinde kalıp zevkin doruğuna çıktığında hemen her seferinde ağlardı. Utançtan yada günahla hiç ilgisi olmayan bir ağlamaydı. Ya hüngür hüngür ağlardı yada sessizce bir gözyaşı akardı yanaklarından. En çok acıtan da bu tek damla gözyaşlarıydı. Her zevkin doruğu ona kendi çirkinliğini anımsatan bir düz ayna  olurdu.

 

Sonra uyurdu sessizce. Hiçbir rüya görmemeyi umarak. Bir adam, bir çocuk ve bir ev rüyası görmemeyi umarak ama hep görürdü.

 

Bütün çalışanların tersine pazartesilerini iple çekerdi. Kendi kalesine dönmek ve o huzuru, güveni yaşamak isterdi. Şehirde yitik bir kadındı. Bazen yüzmeye giderdi yada tek başına bir sinema. Hep beraber gidilen ve sonra telefon numaralarının alınıp verildiği ama kimsenin kimseyi aramadığı hafta sonu gezilerinden ölesiye sıkılırdı.

 

Bütün bu günler içinde otuz ikinci yaş günü annesi babası ve kardeşinin neşesiyle kutlandığında eve gelirken hiç hüzünlenmemişti. Yılbaşlarında hayatını baştan sona değiştirmeye karar veren budalalardan biri değildi. Bu insanlarla hep alay etmişti.

 

 

Ertesi gün Papyonlu adamın ona verdiği dosyayı odasına götürürken üstüne sinen pipo kokusunu hala genzinde hissediyordu. Özel yeşil dosyayı açar açmaz kendine bakan adamın gözlerini görünce öylece kalakalmıştı. Bir sürü resim görmüştü. İşi gereği ve iş dışında ama bu yüze bakınca, bu traşlı yüzün arkasından bakan siyah gözleri görünce öylece kalakalmıştı. Serçeler havalanmıştı içinde. Hem tüm serçeler ve bir anda. Akşam odasının kapısını kapayıncaya da inmemişti serçeler. Hep uçuyorlardı. Daha önce varlığından haberi olmadığı bir sürü serçe.

 

Tüm bir gece boyunca kafasının içindeki o resmin önünden yüzlerce serçe geçmişti. Şairin bir dizesi gelmişti aklına, “kırlangıç yağmuru”. İçinde hissettiği de serçe yağmuruydu işte. O resmin içindeki adamı düşünüp kanepeye uzandı ve her zamanki gibi kendi içine kıvrıldı. Zevkin doruğuna gelince ağlamadı bu sefer. İlk defa ağlamadı. Huzurlu bir şekilde uyuyakaldı.  Rüyasında bir ev gördü. Bir adam, bir çocuk ve yemek yapan kendisi. Onları doyuruyordu. İştahla yemek yemelerini seyretmişti. Mutlu olmuştu onların iştahından. Tencere dolusu yemekler, bereketli bir mutfak ve hiç doymayan bir kocayla, çocuk.

 

Ertesi gün uçarak gitmişti işe. Hala durmadan serçeler uçuyordu içinde. Yüzlerce binlerce serçe uçup duruyordu içinde. O erkek resminin önünden, o bereketli mutfağın içinde dışına, bir çocuk gülümsemesinden utanarak dokunduğu kasıklarına doğru binlerce serçe uçuyordu. Aşk dedikleri şey buymuş diye geçirdi içinden. Adamın resmine her iki dakikada bir bakarak bütün hayatını öğrenmişti. Kısaltması akılda kalmayan sol örgütlerin birinin siyasi sorumlusuydu. Bir teorisyenken birden nerden geldiği belli olmayan bir sese uyup eline silah almıştı. Aranıyordu her yerde. Bir dağda bir mağarada olabileceği gibi kalabalık şehirlerden birinde gelecek olan polis baskının bekleyen hüzünlü örgüt evlerinden birinde bir elinde silah diğer elinde artık pek kimsenin okumadığı solcu kitaplardan biriyle geçmişini düşünüyor olabilirdi.  Kişilik analizini yapmak ve bunu rapor haline getirmek hiç ama hiç zor değildi onun için ama o bakışla başlayan serçe yağmurunun hiç ama hiç bitmesini istemiyordu. Şairin şiirlerinde okuduğu ama daha önce bir türlü anlam veremediği o duyguyu sonuna kadar yaşamak istiyordu. Sesini ve adını duymadığı bir adama olan aşkını kimseye ama kimseye anlatmamıştı.

 

Bir Cuma akşamı şaire uğradığında şair anlamıştı onun aşık olduğunu. Üstünde taze çileklerin olduğu  pastayı keyifle yerken muzipçe takılmıştı ona. “Eniştemiz kim?“ diye sormuştu. Kopya çekerken yakalanmış bir öğrenci gibi ne inkar edebilmiş ne de itiraf. Sadece utanarak gülümsemişti. Daha sonra adı belli olmayan enişteden hiç bahsetmeden oturmuşlardı. Şairin küçük aşkım dediği dört yaşındaki şirin kızın telefonda ona yaptığı cilvelerin amatör taklidine birlikte gülmüşlerdi. Kendisini çok güzel sanan çok güzel bir kadının durmadan budalaca “en güzel ben miyim?” sorusunu sormasını şair anlatırken kahkahadan pastayı yiyemez hale gelmişti. Şairin çok sevdiği kedisi ölünce “erkek kediler tarafından tecavüze mi? uğradı” diye soran evde kalmış eski komşu kızına Freudian slip teşhisi koymak için her ikisine bir saniye yetmişti. Dişi kedilerin cinsel yaşamları hakkında kayda değer bir makale olmaması hem şairin hem de onun enikonu canını sıkmıştı. Öyle bir makale yazacağına Şaire söz verdi. Kahkaha ile güldüler.

 

Pastalar ve Şairin hayatındaki garip kadınlar bitince mutlu bir şekilde evden ayrılmıştı. Giderken alnından öpmüştü. Kızını gelin eden bir baba edasıyla. Halbuki topu topu kendinden iki yaş büyüktü. Yine de hiç itiraz etmeden başını uysalca uzatmıştı.

 

Bitmesini hiç istemediği serçe yağmuru içinde evine döndüğünde işyerinden çaldığı fotoğrafa gülümseyerek bakarak uyuyakalmıştı. Tekrar o mutlu evi rüyasında görmüştü. Yine yemek yapıyordu. Bu sefer iki çocuk vardı ve enişte elindeki Pazar gazetesine gömülmüştü. Çocukların ve adamın iştahı onu nasıl mutlu ediyordu. Göğüsleri büyümüştü. Kocaman göğüsleri vardı. Sanki bütün dünya gelse emzirebilecekti. Halbuki 75 numara sutyen ölçüsüyle bu konuda diğer dişilikle ilgili konularda olduğu gibi hiçbir iddiası yoktu. Bebekler göğüslerine yumulup emmeye başladıklarında sevinçle gözünü yummuştu rüyasında.

 

Raporu bitirip verdiğinde papyonlu adam da fark etmişti yüzüne yansıyan serçe yağmurunu. Babacan bir ifadeyle takılmıştı ona. İsterse düğünü kurumun lokalinde  yapabilirdi. Bunu ayarlamak çok kolaydı. Kendisi de şahit olmak isterdi. Yüzü kızarmış halde çıkmıştı odasından.  Fotoğraftaki adamdan hiç bahsetmedi. Onu seviyorum diyemezdi ki. Hiç görmediği ve aranan bir adama aşığım diyemezdi ki...

 

Hayaller ve hatta planlar kurmaya başlamıştı. Sevdiği adamın illegal hayatı elbet bitecekti. Cezası varsa hapiste yatar ve çıkardı. Erkeğini yıllarca beklemeye hazır bir Türkan Şoray ifadesiyle “beklerim beş yıl ne olacak” diyordu. Bu beş yıllık hapis süresini nerden bulduğunu da bilmiyordu. Yakalandıktan sonra onu ziyarete giderdi. Sevgisini kazanırdı. Çıkınca evlenirlerdi. O zamana kadar toplu konuttaki evi çoktan bitmiş olurdu. Otuzlu yaşlarda hamile kalmak tehlikeliydi ama tıp çok ilerlemişti. İki çocuk yaparlardı. Bir kış akşamı hüzünlü kemancıların çaldığı bir Mozart senfonisinden sonra eve döndüklerinde bir dağ gölü sakinliğinde sevişirlerdi. Kaloriferin hemen yanında ve dışarıda kar yağarken hamile kalırdı. Serçe yağmuru kasıklarına indi ve alevlendiğini hissetti. Yüzü kızardı, farkında olmadan bacaklarını sıktı.

 

Diğer günler boyunca hayaller kurdu. İki ay boyunca her gün saatlerce hayaller kurdu. Bir erkekle aynı evde yaşamanın nasıl bir şey olacağını kurguladı durdu kafasında. Çok zordu bir yalnız için evde bir başkasını hayal etmek. Kesik kesik görüntüler geldi geçti önünden. Sabah öksürürdü belki. Birinin evde öksürmesi güzel diye geçirdi içinden. Gazete okurken ona bir şey sorarsa nasıl cevap verirdi ki?

 

Aptal bir liseli kız gibiydi. Hatta gibisi fazlaydı. Aptal bir liseli kızdı. Hırçın polislerin çektiği  uykusuz bir fotoğraftan kendine bir gelecek kuruyordu. Neydi resimdeki gördüğü? O adamın kendisini seveceğine dair bu kör inanç nerden geliyordu? Elindeki kadın dergisinin ona budalaca gelen yemek tariflerinden birindeki gülümseyen çocuğun resmine bakarken o da istemsizce gülümsedi.

 

 

Bazen papyonlu adama üstü kapalı sorular sordu ona dair. Papyonlu adam sadece arandığını söyledi. Yakalanırsa sorguya katılabilirdi. Polislere sıkı sıkı tembih edilmişti sağ yakalanması için. Önemliydi o. Bir çok şey biliyordu. Bu adamla neden özel olarak ilgilendiğini sormadı papyonlu adam. Kimin aklına gelirdi bir aşk?

 

 

 

Hiçbir rüyası olmayan çirkin kadının tek rüyası, sıkıcı akşam haberlerinde spikerin ağzından çıkan bir çatışma ve verilen isimlerle parçalandı.

 

O ölmüştü.

 

Spiker haberi bitirip başka bir habere geçtiğinde Filistinlilerin başına ne geldiğini duyacak halde değildi. Arabasına bindi. Saatlerce sürdü. Bütün serçelerin tek tek ölüp düşmesini seyretti. Berbat bir melodramı seyreder gibi hissetti bir an kendini. Şeytanın bütün kulları, hayal kırıklığına uğramış Tanrının eski kullarıdır dedi içinden. Kanıyordu. Önce adam gitti, sonra iştahla yemek yiyen çocuklar ve ardından göğüslerindeki süt. Göğsünden süt giden bir kadın nedir ki? Gözyaşları yanaklarından süzülüp yanağını ıslatınca dikiz aynasına baktı. İlk defa yaptığı göz makyajı akmıştı. Daha da çirkinleşmişti.

 

“Merhaba” dedi

“Ağlıyorsun sen” dedi şair şaşkınlıkla “ne oldu?”

“Bütün serçeler öldü” dedi.

hangi serçeler öldü, nasıl öldü diye sormadı şair. Uzun bir sessizlik oldu.

“Hadi bana gel” dedi aklı başında bir baba gibi

“Peki” dedi kadın hiç ikiletmeden uslu bir kız çocuğu gibi. Budalaca  “pasta alayım mı? Neyli olsun?” diye sordu. Hala ağlıyordu.

“Çikolatalı al bu sefer, bende çay koyayım” dedi şair sakin bir sesle.

“Ben çay sevmem, kahve severim” dedi hırçınlıkla. Niye çirkindi? Niye sevdiği adam ölmüştü? Tanrı neredeydi?

“Peki” dedi “Senin içinde kahve yaparız. Hadi bekliyorum “

Büyük bir minnet duydu. Şairini seviyordu, papyonlu adamı da. Hiç seni seviyorum dememişti bir erkeğe. Diyemezdi. Çok zordu onun için, inanılmaz zor.

“İki uzun bir kısa iki uzun bir kısa” dedi ağlayarak.

Karşıda bir kısa bir sessizlik oldu sonra.

“ben de seni seviyorum” dedi şair “hadi gel” deyip telefonu kapadı.

 

Gözyaşlarını sildi. Serçeleri gömmek zor olacaktı ama o budala filmlerde denildiği gibi yaşam devam ediyordu. Arabayı dikkatlice sürdü. Serçeler hiç ölmese keşke diye mırıldandı.

Mehmet Emin Arı

 
[oykuler/denem.htm]