Gecenin köründe
çalan telefon uykumu bıçak gibi kesmişti. Böyle anlarda eski
Politbüro üyeleri kadar sevimli ve Elm sokağının kabusu
Freddy kadar insan sevgisiyle dolu olduğumu belirtmek isterim. Telefonu
açmadan önce saatime baktım. Çıkardığım garip homurtu
seslerini duyan biri, rahatlıkla evde bir ayı beslediğimi düşünebilirdi.
Gecenin üçünde arayıp beni uykumdan uyandıran her kimse, umarım
geçerli bir sebebi vardı, yoksa uykumu böldüğü için onu
sonsuz bir uykuya göndereceğimden emindim.
Homurdanarak
telefonu açtım. Arayan yardımcım Ali idi. Çok heyecanlı konuşuyordu
ve ne dediği anlaşılmıyordu. Duruma bakılırsa ya üçüncü
dünya savaşı çıkmıştı ya da hükümet maaşlarımıza yüklü
bir zam yapmıştı. Bunun dışında onu bu kadar heyecanlandıran
ne olabilirdi?
“Yine
yaptı, tekrar ortaya çıktı komiserim”
“Kim ne
yaptı? Kim ortaya çıktı?”
“M.D
komiserim,”
Bir anda
olduğum yerde kalakaldım. Uykumdan yeni uyanmıştım ve hala
kendime gelememiştim. Ama M ve D harflerini duyunca kanım birden
jet motorlarındaki yakıt gibi damarlarımda hızla akmaya başladı.
Tahmin ettiğim gibi Allahın cezası M.D saklandığı pis
delikten başını yine ortaya çıkarmıştı. Bir kez yaptıktan
sonra durmayacağını biliyordum. Tüm sapıklar gibi o da devam
edecekti. Keşke kadınlar konusundaki öngörülerim gibi sapıklar
konusundaki tahminlerim de yanlış çıksaydı. Ama nerde! Sadece
bir kadınlar beni şaşırtabiliyor.
“Emin
misin M.D olduğuna?” diye sordum emin olmak için.
“Evet
komiserim, her zamanki gibi onun tarzı. Bu gece 02:15’de inşaatın
gece bekçisi bulmuş ve hemen polisi aramış. Olay yeri inceleme
ekibi şimdi orada. Sizi aldırmak için bir ekip arabası gönderdim.
Birazdan orada olurlar. Size uyandırdım, ama suç mahallini görmek
isteyeceğinizi düşündüm”
“Yok,
yok iyi etmişsin. Kimseyi yaklaştırmayın ve çekebildiğiniz
kadar çok fotoğraf çekin. Etrafta tek bir gazeteci görmek
istemiyorum, Çemişgezek’in Sesi’nden bile olsa”
“Tabi
komiserim. Zaten o gazeteyi hiç okumam” dedi yardımcım. Bu
bir espri miydi yoksa yardımcımın inanılmaz budalalılığının
bir başka belirtisi miydi? Bütün bu budalalığını maruz görmeme
sebeb olan bir özelliği vardı: dayısı bir milletvekiliydi.
Fazla müşkülpesent davranmamalıydım.
Uykumu böldüğü
için M.D’ye olan nefretim daha da artmıştı. Sadece kadınların
ve yeni yetme hırslı gençlerin okuduğu o aptal kendini geliştirme
kitapları hep bir ağızdan “duygularını işine karıştırma,
olumlu düşün” dese de bunun ne kadar imkansız olduğunu bütün
deneyimli polisler ve manavlar bilirdi. Onu bir gün öldüreceğimden
emindim ama şimdilik bu bekleyebilirdi. Öldürmem gereken insan
listesinde onu hemen başa aldım. Zaten en başında olduğunu
hatırladığımda kendime kızdım. Bu uzun listeden kimseyi öldürmeyeceğımı
bilmemem rağmen başına ÖLDÜRÜLECEKLER LİSTESİ yazdığım
bu defter beni inanılmaz rahatlatıyordu. Her neyse, M.D vakasını
ben araştırıyordum ve elbette orada olup gösteriyi yönetmem
gerekiyordu.
Telefonu
kapatıp hemen üstümü giyindim. Ütülenmiş iç çamaşırı
bulamayınca beynim eski model sobalar gibi kızarmıştı. En kısa
zamanda bu temizlikçi kadını kovmalıydım. Yirmi tane
“Olumlu düşünmenin gücü” benzeri kitap okusam da bu kadına
kapıyı gösterecektim.
Ekip
arabası gelinceye kadar yaklaşık bir on dakikam vardı. Koyu
bir kahve beni kendime getirebilirdi. Gece yarısı üçte, bir
sapık yüzünden uyandığım yetmezmiş gibi kahve fincanlarım
aptal temizlikçi kadın tarafından kurutulmadan başka bir yere
konmuştu. Daha önce kırk kez tekrarlamış olmama rağmen, hala
anlamamış olmasını kadınlara özgü evrensel aptallığa bağladım.
Ekip
arabasındaki polis, yüzüme yerleşmiş olan “benden uzak dur,
Etna yanardağı kadar sakinim” ifadesini görünce hiç konuşmadı.
Halden anlayan insanlardan hala birkaç tane kalmış olması
geleceğe ve insanlığa dair az da olsa bir ümit veriyor. Yine
de taktığı kravatın berbat düğümü ona olan olumlu düşüncelerimi
bir anda aldı götürdü. Pasaklılığa ve düzensizliğe asla
tahammülüm yoktur.
Evimden
pek de fazla uzak olmayan olay yerine vardığımızda ufak bir
kalabalık beni bekliyordu. Gecenin kör karanlığında nasıl
olduysa tüm bir mahalle uyanmış ve bedava seyirlik olarak gördükleri
olay yerinin etrafında toplanmıştı. Berbat çizgili pijamalarının
üstüne bir şeyler giymiş kalabalık uzaktan olay yerine bakıyorlardı.
Bu kadar insanı gece vakti ne uyandırmış olabilirdi? Tabi ki görgüsüzce
açılan polis sirenleriydi. Çaylak polislerin olaya kendilerini
fazla kaptırıp polisçilik oynamak istemelerine sinir oluyorum.
Birkaç
polis arabasının arasından geçip inşaata doğru yöneldim.
Hala yanıp sönen siren ışıkları beni iyice huzursuz
ediyordu. Olay yerini çevreleyen sarı güvenlik şeritinin altından
eğilerek geçtim. Birkaç polis, meraklı ve cesur mahalleliyi
iterek uzak tutmaya çalışıyordu. İnşaatın içinde
ilerlerken ayakkabımın kir içinde kaldığını gördüm.
Kahretsin! İnsanlık ne kadar ilerlerse ilerlesin, insanın üstünü
başını ve ayakkabılarını kirletmeyecek bir inşaat sistemi
bulamamıştı işte.
Biraz
ileride birkaç sivil polis bir örtünün hemen yanı başında
ayakta laflıyorlar ve sigara içiyorlardı. Beni görünce hemen
toparlandılar ve sigaralarını uzağa fırlattılar. Tanrım o
berbat sigaralardan içmeleri yetmiyormuş gibi bir de izmaritleri
etrafa atıyorlar!
“Bir
daha olay yerinde sizleri sigara içerken yakalarsam, bütün bir
Samsun paketini çiğ çiğ yutturacağımdan emin olabilirsiniz
beyler. Kaldırın şu örtüyü, bakalım sapık M.D bu sefer ne
yapmış?”
Panik
halinde toparlanmaya çalışan polislerden biri bana hoş görünmek
için, “baş üstüne komiserim” deyip eğildi ve örtünün
bir ucunu tuttu. Başımı sallayıp açması için onay verdim.
Göreceğim
şeye kendimi ne kadar hazırlamış olsam da, örtü kaldırılınca
midem sanki King Kong tarafından sıkılmış gibi oldu. Görüntü,
sinirleri çelik kadar sağlam deneyimli bir polis olan ben için
bile fazlasıyla iğrençti.
İnsan nasıl
bu kadar acımasız ve vahşi olabiliyordu? Nasıl böylesine
masum ve el değmemiş bir güzelliği böylesine barbarca yok
edebiliyordu? Önümde duran şu iğrenç görüntüyü yaratan
bir insan olabilir miydi? Eğer bir insansa, insanlık
nedir? Koyu bir karanlık mıdır?
Her neyse
gecenin bu kör saatinde ucuz felsefe yapmanın sırası değildi.
Ne kadar iğrenç şeylerle karşılarsam karşılassam bile
sorumluluğunu bilen bir polis olarak görevimi yerine
getirmeliydim.
Yüzümü
buruşturarak tekrar önümdeki iğrenç manzaraya baktım. Evet,
bu M.D’nin işiydi. Budala yardımcımın bile anlayabileceği
kadar her şey ortadaydı.
Daha yeni
kurumuş çimentonun üstünde büyük harflerle M ve D
harfleri yazılmıştı. Harflerin hemen altında daha önce de
birkaç kez gördüğüm o iğrenç ayak izi vardı.42 numara
erkek spor ayakkabısı. Dümdüz ve alabildiğine masum bir çimentonun
güzelliğini bozan acımasız ve anlamsız bir vahşetin
izleriydi bunlar. Daha fazla bakamadım ve örtüyü hemen
kapattım. Bundan daha çok bir insana acı veren bir şey ne
olabilirdi ki? O anda aklıma sadece gurbetçi Rap müziği geldi.
“Evet,
bu seri yaş çimento sapığının işi, yani adamımız MD” dedim.
Hala bana
yaranmaya çalışan sivil polislerden biri, “biz de öyle düşünmüştük
komiserim ama emin olmak için sizi bekledik” dedi.
Masum ve
bir zamanlar dümdüz olan çimentoyu kurtarmak için artık çok
geçti. Ya kendiliğinden donmuştu ya da seri yaş çimento sapığı
işini garantiye almak için her zaman yaptığı gibi bir şey dökmüştü
üstüne. Apartman inşaatının önündeki giriş kısmına dökülen
çimento için artık yapacak hiç bir şey yoktu. Hiçbir müteahhit
(ki çoğu masraf olmasın diye apartman planını samsun sigarasının
paketinin içine çizen Karadenizli vatandaşlarımızdı) masrafına
katlanıp donmuş çimentoyu kırıp yenisini dökmezdi. Artık böyle
kalacaktı. Yani benim gibi başak burcundan olan biri için
katlanılamaz bir düzensizlik ve kaos içinde... Üzerinde çirkin
M ve D harfleri yetmiyormuş gibi, o 42 numara iğrenç ayak izi
de hep orada duracaktı. Böyle bir görüntüyü görmek yerine
saatlerce “biz evleniyoruz” programını bile seyredebilirdim.
Tabi yeteri kadar alkol almak şartıyla!
Bir an için
büyük bir çaba sarf ederek duygularımdan uzaklaşıp işime
konsantre olmaya çalıştım.
“Çimentoyu
ilk gören bekçiyle konuştunuz mu? Bir şey görmüş mü?”
“Konuştuk
komiserim. Hiçbir şey görmemiş. Her saat başı yaptığı
gibi inşaatı kontrol ederken durumu fark etmiş. Çimentoyu düzeltmek
için hemen koşarak bir mala alıp gelmiş ama dediğine göre
artık çok geçmiş. Sonra da bizi aramış”
“Peki
mahalleliden birileri görmüş mü? Hiçbir görgü tanığı yok
mu? gece yarısı tuvalete kalkan biri falan?”
“Yok,
herkese sorduk ama kimse bir şey görmemiş”
“Tekrar
herkese sorun, biri belki biri bir şey görmüştür. Çimentonun
fotoğraflarını çektiniz mi?”
“Evet
komiserim, her açıdan otuz fotoğraf çektik”
“Peki...
yarın masamda görmek istiyorum. Bekçinin, diğer mahallelinin
ifadelerini ve sizin raporunuzu da istiyorum. Bekçi nerede? Bir
de ben konuşmak istiyorum”
Bekçiyle
konuşmam bana fazladan hiç bir bilgi sağlamamıştı. Daha önce
verdiği ifadenin aynısını bana tekrarladı. O daha çok inşaatı
yapan müteahhide ne diyeceğini düşünüyordu sanıyorum.
Uzaktan
bakan meraklı kalabalığın bakışları altında olay yerini
ben de inceledim.
Seri yaş
çimento sapığı ya da kısaca S.Y.Ç.S, elini kolunu sallayarak
Ankara sokaklarında rahatça dolaşıyordu ve ben bir şey yapamıyordum.
Neredeyse burnumun ucunda sayılabilecek bir yere kadar gelmişti.
Yaptığı iğrenç ve vahşi şeyler yetmezmiş gibi, bir de artık
bizi aptal yerine koyacak kadar pervasız olmaya başlamıştı.
Henüz
kurumamış çimentoyu görüp üstüne çirkin harflerle adlarını
yazan veya ayakkabılarının izini çıkartan suçlular vardı.
Ama bunla M.D gibi sistematik, acımasız ve alabildiğince sapık
değillerdi. Çoğu yaş çimentonun masumluğunu görüp, içindeki
kötülüğe uyan amator sapıklardı. Zaten ikinci bir vukuatları olmazdı
Ama M.D bu
vahşi eylemden sapık bir zevk duyuyordu. VE ASLA DURMAYACAKTI. BİRİ ONU
DURDURANA KADAR SERİ YAŞ ÇİMENTO ÇİZME VAKALARINA DEVAM
EDECEKTİ. AMA BİLMEDİĞİ BİR ŞEY VARDI, BEN ONUN PEŞİNDEYDİM
VE ONU YAKALAYINCAYA KADAR BEN DE DURMAYACAKTIM. GEREKİRSE KDV FİŞLERİNİ
YAZMAYA BİLE VAKİT AYIRMAYIP ONUN PEŞİNDEN GİDECEKTİM.
Beynimde büyük
harflerle dolaşan bu fikir bana gecenin üçünde birden bir
enerji verdi. Bir ipucu bulurum diye olay mahallini tekrar dolaştım.
Bir şey yoktu. Yine en ufak bir iz yoktu. Ne bir izmarit ne de başka
bir şey. Kös kös evime geri döndüm.
Ertesi gün büromda, karşımda asılı duran yüzlerce yaş çimento
resmine bakarken kara kara düşünüyordum. Olay basına sızmış
ve bütün gazetelerde yaş çimento sapığının iğrenç son sapıklığının
resimleri boy boy çıkmıştı.
Gazeteler ya doğrudan ya da dolaylı olarak bizi beceriksizlikle
suçluyorlardı. Bazı kendini bilmez köşe yazarları seri katil
benzeri seri yaş çimento sapığımızın olmasını gelişmemizin
ve muasır medeniyet seviyesine çıkmamızın bir göstergesi
olarak sunuyorlardı. Amerikan filimlerinde gizli bir hayranlık
duyduğumuz seri katillerden birinin yurdumuzda olması, ulusal
batılılaşma hareketimizin başarısının bir sonucu olarak
kabul edilmeliydi.
Aman Allahım
daha neler. Oldu olacak M.D Anıkkabire gidip çelenk koysa ve anı
defterine bir şeyler yazsa ya.
Batılılaşmayı
kıçından anlayan medya towers gazetecilerinin yanı sıra,
dinci basın da ortaya çıkan sapıklığı “din elden gidiyor"
diye lanse etmişti.
Bütün
bunlar yetmezmiş gibi nasıl aldığı belli olmayan köşesinde
abuk subuk yazılar yazan Ayşe Norman, kurumakta olan yaş
çimento üzerinde M.D ile seviştiğinin fantezisini kurmuş ve
beş para etmeyen ucuz köşesinde bunu abartılı cümlelerle ve oldukça
kötü bir edebi dille ifade etmişti. Yok efendim çimento
kuruyacağı için vakit azmış da, bir sapıkla sevişmenin sınırlardaki
zevkiymiş de, bir sürü ıvır zıvır. Sinirle emekli olduktan
sonra öldürülecekler listesine aptal sarışın gazeteci bayan
Ayşe Norman’ı da ekledim. Bu aptalca yazıılar için bir de
para mı alıyordu bu kadın? İşte mantığın izah edemediği
bir olgu daha.
Kafamı
biraz olsun dağıtmak ve başka şeyler düşünmek için en sevdiğim yazar Mehmet Emin Arı’nın
web sitesine girdim. Belki eğlenceli bir bilimkurgu okuyup
rahatlardrım. Ama nerde! Bu gün her şey ters gittiği gibi o da ağlak
bir yazı yazmış. İsminin Ebru olduğu aşikar bir kadın için
zırıltılı ve salya sümük bir yazı daha. Gelecek hafta doğru
dürüst bir hikaye koymazsa onu bir süreliğine göz altına alıp,
adam gibi yazana kadar gün yüzü göstermemeye karar verdim. Ama
elbette bunu yapamazdım. Hem en sevdiğim yazarı üzmek istemezdim, hem
de yakın vakitte Balkanlar'dan Türkiye’ye İnsan hakları gelmişti.
Tıpkı soğuk ve yağışlı havaların hep oradan gelmesi
gibi. Ağlak yazıyı
okumadan bilgisayarı kapatıp, tekrar işime döndüm.
Yeniden
karşımdaki asılı duran ve üstünde çirkin M.D harfleri ile
dolu kurumuş çimento fotoğraflarına bakarken şefim sinirle içeri
girdi ve önüme bir gazete fırlattı. Sanırım o da aynı köşe
yazısını okumuştu.
“Bunu gördün
mü? Herkes bizimle dalga geçiyor. Başta M.D olmak üzere
herkes. Emniyetin şerefi iki paralık oldu ve sen hala onu
bulamadım”
“Gece gündüz peşindeyiz az kaldı yakalamamıza”
“En kısa zamanda yakalasan iyi olur, yoksa Çemişkezek'de
trafik memuru olarak çalışacağından emin olabilirsin”
Yine Çemişkezek!. Emniyet camiasında bu sevimli ilçenin
bu kadar popüler olmasının mantıklı bir açıklamasını bir
türlü bulamadım.
Şefim, kadın isimleri verilen tayfunlar gibi kapıyı çarparak
odamdan çıktı.
Kafamı toparlamaya çalıştım. Adının ve soyadının baş
harfleri M ve D ile başladığı kuvvetle muhtemeldi. Neredeyse
kesin . 42 numara ayakkabı giyiyordu. Bu demekti ki boyu
1.70 ile 1.80 arasındaydı, tabi eğer 2 metrelik bir erkek külkedisi
değilse. Yeni dökülmüş çimento üzerinde yaptığımız
deneylerden kilosunun 80 ile 85 arasında olduğunu bulduk. Bu tür
işleri yapanların neredeyse tamamı erkek olduğuna göre,
yüzde yüz bir erkekti. çok
Hiç iz bırakmıyordu. Başak burcundan değildi. Hiçbir
başak burcu erkeği ya da kadını bunu yapmazdı. Muhakkak başka
bir burçtan olmalıydı. Ne bileyim akrep falan işte ama asla başak
olamazdı.
Çimento
kurumadan tam zamanında ve yerinde orada oluyordu.
İşini sessizce, acımasızca ve sinsice yapıp kimselere görünmeden
ortadan kayboluyordu.
Peki nasıl oluyordu da tam zamanında ve yerinde
olabiliyordu. Eğer bir müneccim değilse, geriye tek
bir olasılık kalıyordu.
Bingo!
Çimentonun
ne zaman döküleceğini önceden biliyordu. Ama nasıl? Her inşaattaki
muhtemelen Sivaslı olan bekçilerin hepsini satın almış
olamazdı. Bu olaya girdikten sonra inşaat bekçiliği mafyasının
Sivaslıların elinde olduğunu öğrenmiştim. Tıpkı kapıcı
mafyasının Çorumluların elinde olması gibi.
Nasıl
biliyordu? Kahrolası M.D nasıl önceden biliyordu?
Tabi ya,
ne kadar basit! Daha önce nasıl oldu da aklıma gelmedi. Şişman
milletvekili dayısı olan aptal yardımcım bile bunu
bulabilirdi.
M.D öyle ya da böyle zaten çimento işindeydi.
Daha önce neden aklımıza gelmedi ki? M.D’nin mahvettiği çimentoların
hazır çimentoculardan alınıp alınmadığını aptal yardımcım
bile öğrenebilirdi.
“Amirim
bunu nasıl öğreneceğim?” diye sordu budala.
Elimle
duvardaki vahşet fotoğraflarını gösterip, “Dışarıda acımasız
bir seri yaş çimento sapığı var ve sen hala bana nasıl öğreneceğini
soruyorsun. Git, bütün inşaatları gez ve M.D’nin çizdiği
çimentoların nerden alındığını öğren. İnşaatta ameleler
mi yapmış yoksa hazır çimento mu almışlar?”
Benim
budala odadan çıkarken, aklıma dahiyane bir fikir geldi: Çimento
Müstahsilleri İşverenleri Sendikası! Daha önce gazeteye
verdikleri ortak basın bildirisinden hatırlıyordum. Kocaman
ilanlarla seri yaş çimento sapığının yaptığı vahşeti kınıyorlar
ve üyelerinin çok huzursuz olduğundan falan bahsediyorlardı.
Onları ziyaret etmek işe yarayabilirdi.
Çimento Müstahsilleri
İşverenleri Sendikasının başkanı yerinde yoktu. Halkla ilişkiler
müdiresi, son vahşi olaylardan sonra başkanın bir süreliğine
Ankara’dan uzaklaştığını söyledi. Dediğine göre ruh sağlığı
bozulmuş.
“siz de
kabul edersiniz ki, bu vahşet her bünyeye farklı şekilde etki
ediyor. Bir insan nasıl bu kadar acımasız olabilir ki... O
masum ve dümdüz betonlar...” dedi ve sustu. Sonra hıçkıra hıçkıra
ağlamaya başladı.
Böylesi
bir güzelliği ağlattığı için M.D’ye olan nefretim yine
alevlendi. Ayşe hanımın sakinleşmesini bekledim. Kendine
gelince bana durumu izah etti. Hazır çimentocuların hemen hepsi
sendikalarına üyeymiş. Ciddi müteahhit firmaları, daha
kaliteli olduğu için hazır çimentoyu seçiyorlarmış. Bir sürü
teknik bilgi verdi. Ön gerilmeli betonu anlayamadım ama yararlı
bir şey olduğu kesindi. Yani en azından anlatırken Ayşe hanımın
gözleri parladığına göre öyle olmalıydı.
Benim asıl
merak ettiğim konuya ikinci çaydan sonra gelebildik. M.D, çimentoların
nereye ve ne zaman döküleceğini öğrenebilir mi?
“Eğer
firmalardan birinde çalışmıyorsa bu mümkün değil. Sevkiyatı
sadece firmaların satış departmanları ve söförler bilebilir.
Dışarıdan birinin bilmesi olanaksız.”
“Peki
sendika?”
Ayşe hanımın
yüzü gerildi. “Üyelerimizin ticari işlerine karışmayız,
zaten bize sadece toplam aylık satışlarını bildirirler. O da
zorunlu değildir.”
Tam o sırada
cep telefonum çaldım. Bu lanet olası ufak şeyden ölesiye
nefret ediyordum. Tıpkı tabanca gibi giydiğiniz elbisede
anti-simetri yaratıyordu. Bir başak burcu insanı için katlanılmaz
bir şey bu.
Arayan her
zaman ki aptal yardımcımdı. Telefondaki sesi o kadar heyecanlıydı
ki, hiç bir şey anlayamadım. “Birazdan oradayım” dedim ve
kapadım.
Çimento Müstahsilleri
İşverenleri Sendikası’ndan ayrılırken Ayşe hanıma teşekkür
ettim. O ise ağlayarak, “Lütfen o sapığı bulup içeri tıkın,
bir başak burcu kadını olarak size yalvarıyorum. Bu vahşeti
durdurun ne olur” dedi.
“Merak
etmeyin, ben de başak burcuyum, hem yükselenim de başak”
Ayşe hanım
hayranlıkla gözlerini kırpıştırırken, izin isteyip dışarı
çıktım. Ah kadınlar! Onları kim anlayabilmiş ki.
Hemen
aptal yardımcımı aradım. Nasıl olduysa dediğim işi hemen
yapmıştı. Elimizdeki 21 vakadan on beş tanesinde, hazır çimentocuların
verdiği betonlar kurban olmuştu. Geri kalan altı tanesini ise,
ameleler inşaatta kendileri karmışlardı. Demek ki aklıma
gelen teori hiç de yabana atılacak cinsten değildi.
On beş
vakada vahşice çizilen çimentolar (hatırladıkça tüylerim ürperiyor),
iki tane hazır çimento firmasından gelmişti: Hastaş Hazır Çimento,
Baştaş Hazır Çimento ve Has Baştaş Hazır Çimento. Hazır
çimento firmalarının isimlerinde sürekli olarak taş kelimesi
kullanma takıntısını açıkcası anlayamadım. Baştaş A.Ş
ile Has Baştaş A.Ş arasındaki benzerliğin nedenini çözmem
fazla vaktimi almadı. Daha önce iki ortağın kurduğu Baştaş
A.Ş’de klasik ortak kavgası yüzünden ayrılan ikinci ortak
Has Baştaş Çimento A.Ş’yi kurmuş.
Her iki
ortağın anlattığı sıkıcı ayrılma hikayesini soğuk ve
berbat çayları içerken dinlemek zorunda kaldım. Gerçek Baştaş
çimentonun hangi firma olduğuna iki ortağın dediği gibi
“ilahi adalet karar verecekti.”
Çimento
sevkiyatları ile ilgili sorularıma iki firma sahibi de nedense
utanarak cevap verdiler. Sanki evden kaçıp namuslarını iki
paralık etmiş ve geneleve düşmüş kızları gibi, çizilen çimentoları
bilmezlikten gelmeyi yeğliyorlardı. Sanki onların verdiği çimentolarla
yapılan betonlar çizilmemiş gibi inkar etmeye bile kalktılar,
ama her şeyi açık seçik gösteren sevk irsaliyelerini gösterince
pes ettiler. Açıkcası bu aşırı hassasiyetlerini anlayamadım.
Sevkiyatı
nereye ve ne zaman yapılacağını sadece satış bölümü
biliyormuş. Mal yükleninceye kadar (çimentoya mal diyordu mal
adamlar) şöförler de bilmezmiş. Baştaş firmasi satış
departmanında biri müdür olmak üzere 13 kişi çalışıyordu.
Boş bir oda bulup, benden korktukları açıkca belli olan çalışanları
tek tek sorguladım. M.D’nin karıştığı vakalardaki çimento
satışı yapanlar farklıydı. Ayrıca hiç biri de elimizdeki
zanlı tarifine uymuyordu. Bir tane Mehmet vardı ama onun soyadı
da Açıkgöz’dü. Emekliliğine az kalmış ve 40 numara
ayakkabı giyen ufak tefek bir adamdı. Diğer firma ise tam bir
hayal kırıklığıydı. Evde kalmış olduğu her halinden belli
olan sinirli müdire dahil olmak üzere satış departmanının
hepsi bayandı. Çalışanların bayan müdire Zuhal hanımı öldürmek
dışında kanun dışı bir emelleri olmadığı açıkca
ortadaydı. Bunu da bakışlarından anlamak zor değildi. Her
neyse. Elimde suçlu olabilecek tam tamına 27 tane kişi vardı
ama bunlardan hiç biri M.D olamazdı. Kayıtları ise bu 27 kişiden
başka bilen de yoktu. Her biri ayrı firmada olduğuna göre
muhteşem teorimi çöpe atmak zorunda kaldım. Elimde her iki
firmanın verdiği ucuz doğa resimleriyle dolu birkaç takvimden
başka bir şey yoktu. Allahım bu şirket takvimlerini kim ve
niye duvara asar. Bedava oldukları için mi acaba?
Arabayı sürerken
kendi kendime mırıldandım “Neredesin kahrolası M.D?”
İki
firmadan da yapacakları sevkiyatları önceden bize
bildirmelerini istedim. Özellikle gece yapılan sevkiyatlarda çimento
kuruyana kadar başında bir polis duracaktı. Tabi uyuklayan bir
amele kılığında olacaklardı. Şu an için, bana verdikleri
berbat takvimleri dağıtmak dışında yapabileceğim başka bir
şey yoktu.
Emniyete
geri dönünce hemen ekibi topladım. Büyük bir Ankara haritası
üzerinde M.D’nin vukuatlarını kırmızı noktalarla işaretlemiştik.
Daha önce yüzlerce kez bakmış olmama rağmen sanki ilk kez görüyormuşum
gibi tekrar haritaya baktım. Vakalar şehrin hiçbir bölgesinde
yoğunlaşmıyordu. Batıkentte iki tane, Bahçelievler’de bir
tane, Çankaya’da üç tane vs. Bu noktalardan yola çıkarak
M.D’nin nerede yaşadığını bulmak imkansızdı. Sanki
heryerde ve hiçbir yerdeydi. Belki pazarcıydı ve semt pazarlarını
dolaşırken gizlice sapıklığını da yapıyordu. Ya da bir
gezgin satıcı, kitap pazarlayıcısı veya anketör vs.
olabilirdi.
Belki
sevkiyat yapan çimento arabalarını takip ediyordu. Kim bilir...
Kafamda düşünceler
hızla geçerken dalgınlıkla pencereden dışarı baktım.
Oralarda bir yerde, yüzünde iğrenç bir gülüşle kendisiyle
ilgili haberleri memnuniyetle okuyordu herhalde. Belki de suyla o
iğrenç 42 numara ayakkabısını temizliyordu. Ona duyduğum
nefret duygularından sıyrılıp zorlukla işime geri döndüm.
Yeni moda
olan “Zanlı Psikolojik Profili” raporunu elime alıp tekrar
okudum. Bu raporu da ezbere biliyordum. Dokuz kere okuduğum
Hemingway’in “Silahlara Veda” kitabından sonra en çok
okuduğum metin sanırım buydu. “Kötü geçirilmiş bir çocukluk”
psikolog hanımın standart cümlesiydi. Benim de çocukluğum çok
iyi geçmedi. Annemin attığı güdümlü terlikler her zaman acımasızca
hedefini bulurdu. Hatta kimse inanmasa bile, köşe döndükleri
bile oluyordu ama ben sonuçta bir suçlu ve halk düşmanı olmadım.
Emniyette havalı havalı gezinen psikolog hanımın bir yerlerden
aparttığı açıkca belli olan zanlı profiline göre, seri yaş
çimento sapığı 30-40 yaşları arasında, bekar ve yalnız yaşayan,
anti-sosyal bir adamdı. İyi de birkaç tane Hollywood filmi
seyreden herkes bunu söyleyebilir. İşin kötüsü bu tanıma
tam anlamıyla uyuyorum. Bir ara kendimden bile şüphelendim. Ama
ben bir başak burcuyum, seri katil olabilirdim ama betonun düzgünlüğünü
bozacak bir şeyi asla yapamazdım. Beni tuzağa düşürseler
bile böyle bir şey yapamazdım.
Tuzak!
Evet ya bir tuzak. Onu yakalamak için bir tuzak düzenleyebilirdik.
Neden bunu daha önce düşünmedim ki?
Uzun masanın
başında çalışan yardımcılarıma dönüp, “tuzak” diye
bağırdım. M.D’yi yakalamamız için bir tuzak kurmalıyız.
“Efendim
nasıl olacak bu? Ankara’da irili ufaklı yüzlerce inşaat var.
Hangi birine polis dikebilirz ki?”
“Hayır
hayır, M.D’nin iştahını kabartacak ve onun asla kaçırmayacağı
bir fırsat yaratmalıyız. Mesela şehrin ortasında büyük bir
parka dökülecek çimento. Kahrolası M.D muhakkak orada olmak
isteyecektir. Çabuk bana belediye fen işlerinin telefonunu
bulun. Yemi hazırlayalım o nasılsa oltaya gelecektir”
Planımız
aptal yardımcımın bile anlayacağı kadar basitti. Zaten bu
kadar basit olduğu için işe yarayacağını düşünüyordum.
Senaryoya göre, Belediye Kızılay’daki bir parka törenle gece
vakti çimento dökecekti. Bunu herkese duyurmak için gösterişli
bir açılış gibi göstermeliydik. Belediye Başkanı, İç İşleri
Bakanının adını duyunca birden yardımsever kesiliverdi.
Kuracağımız tuzaktan M.D’nin haberi olması için çok abartılı
bir şekilde Parkın açılışı basından ve televizyonlardan
duyuruldu. Daha çok ilgi çeksin diye birkaç şarkıcı ve türkücü
de ayarladık. Onların paralarını da Ç.M.İ.S karşıladı. Bütün
bunlar işin süsüydü elbet, önemli olan kısım çimentoydu.
Verilen ilanların M.D’nin ilgisini çekmesi için parka çimento
döküleceğini özellikle birkaç yerde belirttik.
Şehrin göbeğinde,
onun adını ölümsüzleştirecek kalabalık bir yerdeki bir
betona M.D’nin asla hayır diyemeyeceğini biliyordum. Bunun bir
tuzak olduğunu anlayacak kadar zekiydi. Zaten kurduğumuz tuzak,
“ben bir tuzağım” diye bağırıyordu. Buna rağmen M.D, sapıkça
arzularına karşı koyamazdı. On tane psikoloji masterı
yapmakla elde edilemeyecek polislik tecrübem ve sezgilerim bunu söylüyordu.
Beklediğimiz
gün sonunda gelip çattı. Tabi bu arada sapık M.D, iki tane
apartman inşaatını birer gün arayla ziyaret etmişti. Elinde
mala ile çaresizlik içinde ağlayan amele için yapabileceğim
bir şey yoktu. Çimento kuruyalı iki saat olmuştu ve artık
kurtarılamazdı. Bakamadığım kurumuş betonun, M.D’nin son
kurbanı olacağına dair kendi kendime yemin ettim.
Arkada
bekleyen hazır beton arabaları, etraftaki balon saçmalığı,
ne olduğu anlaşılmayacak kadar çok açılan müzik ve amaçsızca
oradan oraya dolaşan kalabalıkla ortalık tam bir şenlik yerine
dönmüştü.
Sadece çimento
dökmek için bunca gürültü patırtıya neden gerek duyulduğunu
elbette kimse çözemiyordu ama hareketin mıknatısı çekiciliği
işsiz güçsüz bir sürü insanı toplamıştı. Birazdan konser
başlayacaktı ve ardından yapılan konuşmalardan sonra çimentolar
dökülecekti. Belediye başkanı ve birkaç kişi o sıkıcı tören
konuşmalarından birini yapacaktı. Çimento döküm zamanı
yaklaştıkça bende de bir tedirginlik başlamıştı. İçimden
bir sezgi M.D’yi bu sefer yakalayacağımı söylüyordu.
Garip ama
çimentoları acımasızca çizen bir seri sapık olsa da M.D yaşamımın
ayrılmaz bir parçası olmuştu. Uzun süre bir suçluyu izleyen
detektiflerde, o suçluya karşı karışık duygular geliştirdiğini
daha önce duymuştum. Hayranlık, öfke ve hatta bağlılık gibi
yoğun duygulardı bunlar. İşin ilginç tarafı takip edilen suçlu
da, detektifine karşı benzer duygular hissediyordu. Bu açıdan
bakıldığında dünyanın en garip ilişkisi denebilir. Yine de
benim böyle hissi yaklaşımlarım yoktu.
Tek bir şeye
inanıyordum ve tek bir şeye bağlıydım: adalete ve çizilen çimentoların
intikamına. Evet, intikam biraz ağır kaçan bir kelimeydi ama
onların sonsuz düz masumluğunu bir daha geri gelmeyecek şekilde
bozan birinden hesabını sormak intikam mıdır?
Suç ve
adalet üzerine derin bir felsefi düşünceye dalmışken birden
törenin bittiğini farkettim. Gömleğinin neredeyse tüm düğmelerini
açmış kıro türkücü sahneden inmişti. Belediye başkanı çok
havalı bir şekilde düğmeye basınca (görseniz uzaya roket gönderiyor
sanırdınız) çimentolar kamyonlardan yere dökülmeye başladı.
Aynı anda
işçiler dökülen çimentoların düzgün bir şekilde yere yayılmasını
sağlıyorlardı. Gözlerim kalabalığı taradı. İştahlı ve
sapık bir bakışı bulurum diye baktım durdum ama sadece bön bön
bakan insanlar dışında bir şey göremedim.
Yine de
keskin polis sezgilerim, M.D’nin buralarda bir yerlerde olduğunu
söylüyordu. Bir şey yapmasa bile, onun iştahını artıran bu
töreni görmemezlik edemezdi. Herkesin tatil veya hastalık izni
vardır ama suçluların ve polislerin yoktur.
Hava iyice
kararmış ve kalalabalık neredeyse tamamen dağılmıştı.
Belediye işçisi kılığına girmiş polisler büyük alanın
etrafında geziniyorlardı. Eğer M.D harekete geçecekse muhakkak
karanlığı bekleyecekti. Yine de çimento kurumak üzereydi. Hem
onun hem de bizim acele etmemiz gerekiyordu. Etraftaki ağaçlar
onun lehineydi. Ve tabi hala ortalıkta gezinen insanlar da.
Elimdeki
telsizden meydanda işçi kılığına girmiş altı polisi aradım.
Daha fazla polis getirebilirdim ama bu M.D’nin geldiği gibi
gitmesine neden olurdu. Her şey normal görünüyordu, göze
batacak bir hareket olmamıştı.
Tuzak olduğunu
gören M.D bir şey yapmamaya karar vermişti sanırım. Yine de
emin olmak için beklemeliydik.
Tam bu sırada
keskin bir kadın çığlığı duyuldu. Parkın diğer ucunda,
yaklaşık elli metre uzaklıktan geliyordu. Yardımcımla beraber
koşarak oraya gittim.
Karanlıkta
yerde yatan kadını tam göremedim. Yanına gelince kim olduğunu
anlayabildim. Bu Çimento Müstahdemleri İşverenleri Sendikasının
halkla ilişkiler müdiresi Ayşe hanımdı. Üstü başı yırtılmış
bir şekilde yerde yatıyordu. Eliyle kızılaya doğru giden bir
yolu göstererek “şu tarafa doğru kaçtı” diye bağırıyordu.
“tarif
edin” dedim.
“üstünde
siyah elbiseler ve siyah bir kar maskesi vardı. 1.80 boylarında
ve atletik yapılı. Tam çimentonun üstüne adını yazarken onu
gördüm. Bağırmama fırsat vermeden bana vurdu ve sonra çimentoyla
olan işini bitirdi.”
Ayşe hanımın
eliyle gösterdiği yere doğru üç polisi gönderdim. On saniye
sonra da eşkal Kızılay’daki tüm polis ekiplerine iletilmişti.
Ne göreceğimi
bildiğim için gönülsüzce betonun başına gittim. Yine aynı
M.D yazısı ve 42 no erkek ayakkabısı. Kaçtığı yola doğru
yürüdüm. Gece vakti olmasına rağmen sokak lambaları ile
iyice aydınlatılmıştı. On metre kadar yürüdükten sonra
birden durdum. Evet ya, o kadar basit ki...
Hızla
geri döndüm. Ayşe hanım yavaş adımlarla bir polis arabasına
doğru gidiyordu. Yırtılmış elbisesi ve akmış makyajı ile
insanda acımayla karışık bir şehvet duygusu uyandırdığı aşikardı.
M.D’nin kurbanı olan zavallı mağdur kadın.
“Ayşe
hanım, pardon bir dakikanızı alacağım. Çantanızı taşımanızda
yardımcı olayım”
“Yooo,
hayır ben taşırım sağ olun. Gidip bir elimi yüzümü yıkasam
iyi olur sanırım”
“Sevgili
M.D, hapishanede yüzünü yıkamak için çok vaktin olacak”
dedim buz gibi bir sesle.
“Anlamadım
komiser bey, bu bir şaka mı?” dedi.
“Ah
elbette bir şaka, izninizle” deyip elindeki kocaman omuz çantasını
hızla çekip aldım. Sıkı sıkıya tuttuğu çantayı vermemek
için direndi ama bütün gücümle çekince çaresiz bıraktı.
Gerçek
deriden yapıldığı her halinden belli olan şişkin kadın çantasını
elime aldım ve şöyle bir tarttım. Bu sırada Ayşe hanım,
“Verin çantamı, bir bayanın çantasına bakamazsınız, bu ne
terbiyesizlik” diye viyaklıyordu.
Çantanın
abartılı büyük fermuarını açıp içine baktım. Uzun zamandır
aradığım şey oradaydı. Bir hazine bulmuş gibi büyük bir
mutlulukla bir çift 42 numara erkek spor ayakkabısına baktım.
Tabanında henüz çamur kıvamındaki yaş çimento vardı.
“Evet
M.D, şah ve mat. Her şeyi itiraf edecek misin yoksa mahkemeyi mi
bekleyeceksin?”
Elimdeki
bir çift erkek spor ayakkabısını almak için atılan Ayşe hanımı,
yanındaki polis tuttu. Ellerini arkadan kelepçelediğinde öfkeden
kıpkırmızı kesilmişti.
Tahmin
ettiğim gibi Ayşe hanımın bir gerçek adı vardı: Melahat Dönmez,
yani M.D. elimizdeki kanıt ve şahitler o kadar güçlüydü ki
emniyette bülbül gibi öttü. Bulduğumuz ayakkabının bıraktığı
iz, daha önce betonlarda bulduğumuz izle aynıydı. Çok az satılan
özel bir koşu ayakkabısı olduğu için kendine has bir taban
izi vardı. Ayakkabının tabanında bulduğumuz çimento ile, o
gece yere dökülen çimentonun kimyasal konfigürasyonu aynıydı.
Bütün
bunlar onu uzun bir süre hapiste tutacak birinci dereceden
delillerdi. Zaten evinde yaptığımız aramada, gizli bir bölmede
daha önce çizilmiş çimentoların resimleri vardı. Ayrıca
evin kütüphanesinde bir inşaat mühendisinde bile olmayacak
kadar çok çimentoyla ilgili kitap ve doküman bulduk.
İmzalı
ifadesinde her şeyi itiraf etmişti. Bütün çimentoları o çizmişti.
Bir çocukken evin arka bahçesine dökülen betonu çizmiş ve bu
yüzden babasından sıkı bir dayak yemişti. Ukala psikoloğumuza
bakılırsa, meşhur çocukluk travması buymuş. İyi bir üniversitenin
iyi bir bölümünden mezun olmuş ve nişanlanmış. Her şeyi
ile normal bir hayata başlayacakken karşısına yeni dökülmüş
bir beton çıkmış. Eve dönerken yolda gördüğü yeni dökülmüş
beton karşısında aciz kalmış (aynen bu kelimelerle ifade
ediyordu). Yıllar sonra yaş betonu çizdiğinde kendini çok iyi
hissetmiş. Adının ve ayakkabısının izinin onlarca belki de yüzyıllarca
kalacağını bilmek onu çok mutlu etmiş.
Tek sapık
motivasyonu tabi ki bu değildi. Betonun insana huzur veren düzgünlüğünü
bozmak ona sapıkça bir zevk veriyormuş.
Tabi tüm
seri suç işleyen sapıklar gibi, o da suç işlemenin tadına
vardıktan sonra bırakamamış. 36 no kadın ayakkabası
ile çizdiği bir beton yüzünden az daha yakalanıyormuş.
Daha çok
beton çizmek için ismini değiştirip Ç.M.İ.S’na girmiş. Bu
tabi ki çok akıllıca bir taktik. Gizlice tüm hazır çimento
üreticilerinin nakliyelerini yakından takip edecek bir sistemi
onların bilgisayarlarına kurmuş. Böylece nereye ve ne zaman çimento
döküleceğini önceden bilebiliyordu.
Yakalanma
riskini göz önüne alarak 42 numara erkek spor ayakkabısı
kullanıyordu. Numara büyük olduğu için herkes onu erkek
sanacaktı. Tabi bir erkeğin bırakacağı izi bile düşünüp,
ona göre ağırlığını önce bir ayağına sonra da diğer ayağına
veriyordu.
Tuzağın,
tuzak olduğunu elbette biliyordu. Çenesi düşük müdürü ona
her şeyi anlatmıştı. Adamcağız M.D’nin o olacağına
ihtimal dahi vermediği için ve belki de ona karşı ilgisi olduğu
için her şeyi anlatmıştı.
Bir tuzak
olmasına rağmen, bu son gösteriyi kendine karşı bir meydan
okuma olarak görmüştü. Herkese ve tabi ki özellikle sevgili
detektifine (böyle hitap ediyordu) hadlerini bildirmek istemişti.
“Ben
olduğumu nasıl anladınız sevgili detektifim?”
“M.D
buradan kaçtı diye gösterdiğin yolda en ufak bir çimento izi
yoktu. Ayrıca yanınızda taşıdığın çanta bir kadının
normalde gece kıyafetine asla uymayacak büyüklükteydi. Ve tabi
şu abartılı M.D hikayesi. Neden sizi hırpalamak için vakit
kaybetsin ki? Üstünüzü başınızı bilerek siz parçaladınız.
Kadınlığınızı kullanarak dikkati dağıtmak için. Tabi başak
burcu olma konusundaki daha önceki yalanınızı hatırlayın. Başak
burcu olsaydınız masanızın üstü asla öyle olmazdı!”
Melahat Dönmez
sinirli bir kahkaha attı. “Sevgili detektifim beni belki hapse
gönderebilirsiniz. Peki ya dışarıdaki yaş çimento sapıkları.
Bir ara yahoo groups’a bakın, cimentosevenler diye bir grup göreceksiniz.”
“İyi ve
kötü arasındaki savaş asla bitmez Melahat hanım. Dünyanın
kuruluşundan beri bu böyle. Masum çimentoların düzlüğünü
ve saflığını bozan herkesi eninde sonunda yakalayacağım”
Melahat Dönmez
kollarından tutan polislerin arasında giderken “Hapisten kaçacağım
ve yine çizeceğim” diye bağırıyordu. Umarım hükümet
yeni bir af yasası çıkarmazda bu manyak kadın bir on sene içerde
kalır.
Görevini
yapan her insanın duyduğu iç huzuruyla evime doğru yola çıktım.
Olayı duyurmak için yapılan basın toplantısına katılmadım.
Büyük bir çimento üzerine “TC Ankara Emniyet” yazıp işi
şova dönüştürmeleri hiç hoşuma gitmemişti. Adaletin bekçileri
olarak biz görevimizi yapıyorduk, reklama hiç gerek yoktu.
Evimin
olduğu bloklara giderken yol kenarında yeni dökülmüş bir
betonu gördüm. Etrafına ipler konulmuştu. Tanrım ne kadar
masum ve güzel görünüyordu. Sanki Juliet Binoche’nin gülümsemesi!
Sen huzur
ve mutluluk içinde kuru sevgili çimento, ben burada olduğum sürece
kimseler sana dokunamaz.
Gözlerimden
akan birkaç damla yaşı kimselere göstermeden sildim. İşte en
katı görünen insanların bile böyle duygusal anları oluyor.
Yaşam ne
kadar acımasız olsa da, hala düz dökülmüş ve çizilmemiş
betonların varlığı insanoğlunun geleceği için bir umut
verebilir mi?
Bunu da
felsefeciler düşünsün. Ben eve gidip toz alacağım ve evi
toplayacağım. İşte mutluluk...
BİTTİ
yorumda
bulunmak için tıklayın
Mehmet Emin Arı