Sevgili dostlarım Marx, Einstein ve Nietzsche

 
               
Zayıflama rejimlerinden ve futbol muhabbetlerinden öteye geçmeyen günlük sohbetlerden ölesiye sıkılmıştım. Sohbet konularının çok basit olması bir yana, insanların söyledikleri de neredeyse birbirinin aynı sığ fikirlerdi. En farklı görünen yorum bile ya gazetelerin köşe yazarlarından çalınmış, ya da klişe fikirlerin biraz parlatılmış haliydi. İşyerindeki, arkadaş ve aile çevresindeki sohbetlere gönülsüzce katılsam da aslında ölesiye sıkılıyordum. Geçmişte yaşadığım hayal kırıklıkları, sıradan insanlarla ancak sıradan sohbetler yapabileceğini öğretti bana. Ben de deyim yerinde ise kendimi otomatik vitese alıp, adet yerini bulsun diye, yani öylesine sohbet ediyordum.

Şöyle felsefe, bilim ve edebiyat üzerine uzun uzun sohbet edebileceğim dostların özlemini çekiyordum ama yoktu işte! Keşke diyordum kendi kendime, kitaplarını okuduğum büyük beyinler benim dostlarım olsaydı, mesela Marx ara sıra bana uğrasa bir kahve içsek, iki çift lafın belini kırsak veya Nietzsche ile birlikte sahilde yürürken varoluş hakkında konuşsak ne güzel olurdu. Elimdeki kitabı hemen yanı başıma bıraktığımda gerçekten, yürekten istediğim buydu. Bir şeyi gerçekten yürekten istediğinde oluyor sanırım.

Duvara dalıp gitmişken birden kapının zili çalındı. Gecenin bu saatinde kim olabilirdi ki? Merak içinde kapıyı açmaya gittim. Ne olur ne olmaz diye kapının deliğinden gelenlere baktım, apartmanın loş ışığında yüzleri pek seçilmeyen üç tane yaşlıca adam vardı. Merakla kapıyı açtım, hayır bu olamaz! Karşımda Marx, Einstein ve Nietzsche duruyordu.

Yok, yok elbette bu bir rüyaydı başka türlü olamaz. En son duvara bakıyordum, o sırada uykuya dalmış olmalıyım.

Şaşkınlıkla “buyurun” dedim.

“Asıl siz buyurun” dedi Marx biraz sinirli.

“Evet, bir açıklama istiyorum” dedi Einstein.

“Ne açıklaması?”

“Ne açıklaması olacak, bizim burada neden olduğumuzun açıklaması, bizi buraya siz getirmediniz mi?” dedi Nietzsche neredeyse kükreyen bir sesle.

“Ben, ben getirmedim sizi sadece şey…”

“Sadece ne? Hadi ama burada olduğumuza göre dünyaya geri gelmemiz ile muhakkak bağlantınız olmalı, değil mi?” dedi Marx.

“Ben açıklayabilirim ama önce içeri girin” dedim.

Üçü de şüpheli gözlerle beni süzdüler ve sonra da birbirlerine bakıp içeri girdiler.

Ben telaşlı ve tabi şaşkın bir ev sahibi olarak üçüne de terlik verdim ama dönüp de bakmadılar gibi. Marx meraklı bir detektif gibi ortalığı kolaçan ediyordu, Nietzsche ise bir koltuğa oturmuş sakince bizlere bakıyordu ve Einstein ise elleri ceplerinde gülümseyerek ayakta öylece dikiliyordu.

“Hangi yıldayız Herr, eee, adınız neydi?” dedi Einstein gülümseyerek.

“Emin Arı, 2006 yılındayız, 11 ocak 2006”

“Ben de Albert Eintstein, tanıştığımıza memnun oldum Herr Arı” dedi yine gülümseyerek.

Yüzümde aptalca bir gülümseme belirdiğinden eminim, “Tabi, tabi sizi tanıyorum, siz Einstein’sınız” dedim aptalca. Bir şey demedi ve yine gülümseyerek başını salladı.

Einstein bana dostça davransa da Marx kaba, Nietzsche ise alabildiğine soğuktu.

“Peki biz neredeyiz?” diye sordu Marx.

“Türkiye, İzmir şehri” dedim hızla, kendimi sanki bir sınav komisyonunun önünde gibi hissediyordum.

Einstein dışında Türkiye’yi bilen yoktu, o da İstanbul’dan anımsıyormuş. Osmanlı imparatorluğundan Türkiye’nin kurulmasına kadar tarihi anlatmaya başlamıştım ki Marx sözümü kesti.

“Herr Arı, doğu sorununu sonra konuşalım. Az önce kapıda bir şeyden bahsediyordunuz, buraya gelmemizle ilgili olabileceğini söylemiştiniz”

Üçünün sorgulayan bakışları altında sohbet etmek için kimseleri bulamadığımı, bir an için onların dostlarım olmasını çok istediğimi kısaca anlattım. Sözümü bitirince üçü de bir süre suskun kaldılar. Sessizliği bozan Nietzsche oldu.

“Yeniden dönüş, sonsuz döngü...” dedi gizemli bir havayla.

“Peh, bu metafizik saçmalıklara karnım tok, muhakkak maddeci bir açıklaması olmalı” dedi Marx öfkeyle.

“Sanırım bu konuda bir teori öne sürebilirim, naçizane” dedi Einstein oldukça mütevazı bir ifadeyle.

“Nedir o?” dedim merakla.

“Muhtemelen isteğiniz, yoğun düşünce gücü paralel evrenler arasındaki olasılık kapılarının birinin yıkılmasına neden olan bir kuantum sıçraması yarattı ve biz de o kapıdan buraya geldik, bakın size göstereyim” dedi ve cebinden çıkarttığı bir tebeşirle duvara formüller yazmaya başladı. Yazdıklarından çok tebeşiri nereden bulduğunu merak etmiştim. Üçümüz de dikkatle Einstein’ı izlemeye başladık. Beş dakika boyunca hararetle oturma odamın duvarına tebeşirle bir şeyler yazdı, durdu. Yazdıklarından bir şey anlamamıştım, birkaç integral tanıdık geldi ama sonsuz seri açılımlarını unutalı yıllar olmuştu. Kafamdan geçen tek şey duvarı daha sonra nasıl sileceğimdi, acaba sabunlu suyla silsem temizlenir miydi?

Einstein en sonunda eşittir yazıp 3.16 yazdı ve geri dönüp bize baktı, “işte dediğim gibi” dedi gururla.

Ne ben ne de diğerleri bir şey anlamamıştık ama açıkçası bir şey anlamadığımızı söyleme cesareti de gösteremedik. Sadece Marx, “Evet, evet harika” dedi gönülsüzce.

Gecenin geç vakitlerine kadar sanki ben yokmuşum gibi kendi aralarında tartışıp durdular. Nereden ve nasıl geldiklerini bilmiyordum ama çok acıkmış oldukları belliydi çünkü sürekli olarak onlara yemek, kahve ve içki taşıdım. En sonunda yoruldum ve bir kanepeye uzandım. Kısa sürede uykuya daldım.

Uyandığımda sabah olmuştu ve gözümü açtığımda oda da kimse yoktu. Evet, işte ilginç bir rüyadan başka bir şey değilmiş dedim kendi kendime. Ama o ne? Rüyamda gördüğüm Einstein’ın duvara tebeşirle yazdığı formüller hala yerli yerinde duruyordu. Tanrım, yoksa?

Mutfaktan neşeli bir kahkaha sesi gelince gerçeği anladım. Bizim üç kafadar oturmuşlar neşe içinde kahvaltı yapıyorlardı, bir taraftan da Berlin hakkında konuşuyorlardı. Doğru ya üçü de Almandılar.

Sanki ben değil de onlar ev sahibi imiş gibi çekinerek “günaydın” dedim. Beni fark edince üçü de neşeyle “günaydın Herr Arı” dediler. Marx eliyle işaret ederek, “gelin, gelin aramıza katılın” dedi.

Vaktim yoktu, işe yetişmem gerekiyordu. Ev, çevre ve İzmir hakkında kısa bir brifing verdikten sonra lazım olur diye bir 100 ytl bırakıp evden kaçar gibi uzaklaştım.

Akşama kadar iş yerinde olan biteni düşündüm. Nasıl oldu da onları getirebilmiştim? Bunu açıklayamazdım, başkasının da açıklayacağını sanmıyorum. Einstein’ın bulduğu 3.16 sayısının da ne anlama geldiğini ondan başkası bilmiyordu. Kimselere de söyleyemezdim. Dün akşam evde otururken benim isteğim üzerine Karl Marx, Albert Einstein ve Friedrich Wilhelm Nietzsche ‘nin öbür dünyadan (ya da Einstein’ın deyimiyle parelel evrenden veya Nietzsche ’nin bengi dönüşünden) benim evime geldiklerini ve şu anda İzmir’de olduklarını desem, doğal olarak bana deli derlerdi. Bu garip düşünceler içinde akşamı zor ettim ve alel acele kendimi eve attım.

Evde sadece Einstein vardı, o da geldiğimi fark etmeyecek kadar duvardaki, pardon duvarlardaki hesaplamalarına dalmıştı. Oturma odasının iki büyük duvarı da formüllerle mahvolmuştu.

“Herr Einstein, diğerleri nerede? Ayrıca rica etsem çalışırken defter kalem kullansanız olur mu?” dedim.

Einstein gülümseyerek bana baktı ve “ah haklısınız Herr Arı ama benim çalışma stilim bu, başka türlü yapamam, illa ki tebeşir ve kara tahta lazım. Diğer sorunuza gelince…” ded ve birden sustu. Tanrı evreni niye yarattı desem her halde bu kadar düşünmezdi ama Marx ve Nietzsche ‘nin nerede olduklarını söylemesi ister inanının ister inanmayın beş dakikasını aldı. Birden kafasını kaldırıp, “ikisi de öğleyin dışarı çıktılar, yeni çağı keşfedeceklermiş” dedi.

Sadece “anlıyorum” dedim ama tekrar formüllerine dönen Einstein beni duymadı bile. Etrafı toplamaya ve yemek yapmaya koyuldum. Çok değil bir saat sonra Nietzsche sökün etti.

Nietzsche oldukça neşeli görünüyordu. Bütün gün sahilde yürümüş, yeni çağın yitik insanını gözlemişti. Bu arada nasıl olduysa dul bir bayan ile tanışmış. Dediğine bakılırsa Dionysos dolu bir hanım imiş. Şaşkınlıkla “pardon bay Nietzsche ne ile dolu dediniz anlayamadım” dedim.

“Dionysos ile dolu, yani şarabın, müziğin ve Akdenizin ruhu ile” dedi Nietzsche çapkınca gülümseyerek.

Bildiğim kadarıyla Lou Salome ve Wagner’in karısı dışında bir kadın vukuatı olmayan, onda da başarısızlığa uğrayan Nietzsche‘nin çapkınlık damarı olduğunu bilmiyordum. Açıkçası yeni çağa dair derin bir yorum beklerken, ondan bunu duymak beni hayal kırıklığına uğratmıştı. Tanrı ölmüştü ama görünen o ki Nietzsche ‘nin ruhu da yaşamıyordu sanki. Belki de yeni yaşamına henüz alışamamıştı. Keyifle buzdolabını karıştırıp yiyecek bir şeyler ararken, İzmir’in güzelliklerinden ve Dionysos ‘un kızı olduğunu iddia ettiği Ayla hanımdan söz etti. Bir butiği olan Ayla hanım bizim hiçliğin feylesofundan çok etkilenmiş, özellikle de karizmatik halinden ve seksi bıyıklarından.

“E güzel” dedim, “Allah devamına erdirsin”.

Elinde kocaman bir sandviç ve bira ile televizyon koltuğuna kurulan Nietzsche asık suratla bana baktı. “Tanrı öldü Herr Arı! Bu arada bu cihazı kontrol eden aygıt nerede” dedi.

Televizyonun uzaktan kumandasını ona verdim. Bir taraftan tıkınırken bir taraftan da kanallarda gezmeye başlamıştı. İkisi de kendi hallerinden fazlası ile memnun görünüyorlardı, ben ise sanki orada bir fazlalıktım. Sıkıntıyla oturmaya başladım. Bir süre sonra kapı çalındı. Bu sefer gelen Marx idi.

Nietzsche‘nin aksine Marx yorgun ve üzüntülü görünüyordu. Kapıyı açında hiçbir şey demeden içeri girdi ve “kahrolası Ruslara” yakası açılmadık küfürler etmeye başladı. Anlaşılan o ki 20. yüzyıl tarihini okumuştu.

Sanki bizlere değil de geniş bir topluluğa seslenir gibi, konferans verir tarzda bağıra çağıra konuşmaya başladı.

“Kaç kez dedim, devrim Almanya’da başlamalıydı. Kafası votka ile sulanmış köylü Ruslar her şeyi mahvetmişler. Benim ve dostum Engels’in düşündüğü şeyler bunlar değildi. Kahrolası Ruslar, Borç çorbası beyinliler” dedi sinirle ve tabi ki yüksek perdeden bir sesle.

Sesten rahatsız olan Nietzsche, Marx’a bakıp, “Ayaktakımı ile uğraşmayı bırakın, onlar asla adam olmaz Herr Marx” dedi ve tekrar Televizyondaki dizisini izlemeye başladı. Nietzsche’nin dostane (!) tavsiyesi Marx ‘ı daha da kızdırmıştı. Metafizik bataklığında çürüyen bir küçük burjuvanın zavallı tavsiyelerine ihtiyacı olmadığını söyledi bağırarak. Nietzsche ise altta kalmadı ve Marx’ı zavallı köle ahlakının esiri olmakla suçladı. Bu cümle ikisi arasında büyük bir kavganın başlangıcı oldu. İkisi de birbirlerini dinlemeden hakaretler yağdırıyordu. O kadar çok gürültü çıkartıyorlardı ki, Einstein bile formüllerini pardon sevgili duvarını bırakmış, onları izlemeye başlamıştı. Bu yetmezmiş gibi üst kattaki komşu duvara vurmaya başlamıştı. Onları sakinleştirmeye çalıştım ama ne mümkün. En sonunda da korktuğum başıma geldi, kapı çalındı. Tahmin ettiğim gibi gelen üst kat komşumdu, gürültüden rahatsız olmuştu. Çekinerek “misafirliğe gelen amcalarımın kendi aralarında tartıştıklarını” söyledim. Üst kat komşum sadece “sessiz olursanız iyi olur” diye üstü örtülü bir tehdit savurarak gitti.

Şaşırtıcı ama odaya döndüğümde ortalık sakindi. Nietzsche hiçbir şey olmamış gibi televizyona dalmıştı, Marx ise odada huzursuzca dolanıyor, bir taraftan da “bu sefer hata yapmayacağım, görürler onlar” deyip duruyordu. Her biri kendi alemindeydiler ve benim farkımda bile değillerdi. Ben de mecburen ortalığı toplamaya ve bulaşıkları yıkamaya koyuldum. İşlerimi bitirip geri döndüğümde, o hasretini çektiğim sohbeti hiç biri ile yapamadım. Bırakın sohbeti, beni hizmetçi gibi görmeleri de canımı sıkmaya başlamıştı.

Sonraki günlerde onlar için renkli, benim için eziyetli ve sıkıcı geçti. Nietzsche, bayan Dionysos ile gününü gün ediyor, Einstein nasıl oldu da paralel evrenden bu evrene geldiklerini açıklamak için teoriler ürettiği zamanların dışında, yeni tanıştığı İzmir’de yaşayan Yahudi cemaati ile ahbaplık etmeye başlamıştı. Akademik çevre ile tanıştırma teklifimi nazikçe red etti. “Size bir sır vereceğim Herr Arı, bilim yapmanın sırrı, akademik çevreden mümkün olduğunca uzak durmaktan geçer” dedi. Ne anlama geldiğini çözememiştim ama fazla da ısrarcı olmadım. Yine de şansımı deneyip, kafamı kurcalayan bir soruyu sordum. Ondan, Einstein-Podolsky-Rosen paradoksu için getirdiği saklı değişkenler fikrini açıklamasını istediğimde ise nazikçe şu an çok meşgul olduğunu, başka bir zaman açıklayabileceğini söyledi ama o başka bir zaman hiç gelmedi.

Marx ise evi neredeyse otel gibi kullanıyordu. Ne haltlar karıştırdığını söylemiyordu ama heyecanından anladığım kadarıyla, yani görünen o ki dünyayı sarsacak yeni devrimin tohumları benim evimde atılıyordu, tabi bu sefer “borç çorbası kafalı kahrolası Ruslar” olmadan.

Onlarla sohbet etme çabalarım hep başarısızlıkla sonuçlanıyordu. Sorduğum sorulara kısa cevaplar verip, nazikçe başlarından savıyorlardı. Nietzsche ‘ye “eserlerinde yansıttığı hiçliği tarif etmesini rica ettiğimde”, yarım yamalak bir şeyler geveledi ve sanki otel görevlisiymişim gibi benden bir bira daha getirmemi rica etti. Ecco homo adlı eserinden içkiyi lanetleyen Nietzsche gitmiş, yerini biracı adam almıştı. Gülerek dediğine bakılırsa “çok sevdiği gavur İzmir yüzünden içmeye başlamış, burası gerçek bir Dionysos şehri imiş. Bu arada pek bahsetmese de, anladığım kadarıyla Ayla hanım ya da bayan dy Dionysos mu her neyse, işte onla işleri epey ilerletmişti çünkü bir akşam cep telefonundan arayarak eve gelemeyeceğini, onu merak etmememi söyledi. Lou Salome gibi bir kadından sonra onu bu kadar etkileyen kadın kimdi? Yağmur damlası gibi bir güzelliğe ve bıçak kadar keskin bir zekaya sahip olmalıydı.

Her neyse. Kendime itiraf etmekte zorlansam da, büyük bir özlem ile dostlarım olmalarını istediğim üç deha, artık benim için yük olmaya başlamışlardı. Einstein ‘ın yüksek tansiyonu ve Nietzsche ‘nin migreni için yeşil kart çıkartmak, onlar yüzünde açık vermeye başlayan sefil memur bütçem, evde yalnız kalamamak, televizyonu ve interneti hiç kullanamamak yetmiyormuş gibi, gündüz vakti beni karakoldan aradılar. Bir siyasi gösteride göz altına alınan Mehmet isimli bir yakınımın için 750 ytl kefalet yatırmam gerekiyormuş. Tahmin ettiğim gibi Marx rahat durmamıştı ve şehirdeki solcu gruplardan birine girmişti. Her neyse parayı yatırıp, polislere bağırıp çağıran amcamı karakoldan aldım. Gerekli belgeleri imzalarken, bir polis memuru “amcamın Karl Marx’a şaşılacak kadar çok benzediğini” söyledi. Gülümseyerek, “bilirsiniz işte insanlar çift yaratılmıştır” dedim.

Karakol olayı bardağı taşıran son damla oldu. Onları nasıl getirdiğimi bilmediğim gibi, nasıl geri göndereceğim hakkında da en ufak bir fikrim yoktu ama böyle de devam edemezdi.

En sonunda hepsini karşıma alıp konuşmaya karar verdim. Açık seçik olarak gitmelerini isteyecektim ama hepsini bir arada bulmak mümkün olmuyordu. Sabırla o anın gelmesini beklerken bir sürpriz gelişme oldu. Nietzsche, Ayla hanımın Konak’taki evine taşındı, hem de birdenbire ve sadece “ben gidiyorum Herr Arı” diyerek. Gitmesini istememe rağmen onun bir anda evden ayrılması nedense bende vicdan azabı yapmıştı. Neyse, belki bu sefer yaşamda ve kadınlarda mutluluğu bulur diye kendimi avuttum.

Daha Nietzsche ‘nin evden ayrılmasının şaşkınlığını üzerimden atamamış iken, bu sefer Einstein evden ayrılacağını söyledi. Yeni tanış olduğu Yahudi cemaat ona destek olmuş, özel dersler vermesini sağlamış ve üstüne üstlük de bir ev ayarlamışlardı. Özel ders vererek geçimini sağlayacak ve ölmeden önce yarım kalan eserlerini tamamlayacakmış. Bu arada sevinçli haberi olduğunu söyledi.

Tanrım yoksa o da bir kadın mı bulmuştu? Hayır beklediğim gibi sürpriz bir kadın değildi. Bana bir sır verir gibi, fısıldayarak “sonunda buldum Herr Arı, sonuç aslında 3.16 değil, 3.1834” dedi ve aramızda kalsın der gibi göz kırptı. Dehaları kim anlamış ki ben anlayabileyim. Sadece, “çok güzel herr Einstein, gelecek sene Nobel’in sahibi kim biliyorum artık” diyebildim.

Yaprak dökümü Marx ile sona erdi. O da evden çıkıp gitmişti, hem de sadece masanın üstüne bıraktığı ve uyandığımda bulduğum bir ufacık not bırakarak. Notta sadece, “Devrim beni bekliyor, ben gidiyorum Herr Arı, her şey için çok teşekkür ederim” yazıyordu. Yine yalnız kalmıştım ama en azından eski düzenim geri gelmişti.

Yine de bağlantımız tamamen kopmamıştı. Arada Einstein ile buluşuyoruz, nedense motosiklete binmeyi ve dondurma yemeyi çok seviyor. Nadir olan görüşmelerimizde, fizikten çok dondurmalardan, yemeklerden ve İzmir’den bahsediyor. Sürekli güncellediği teorisi ise sırasıyla 3,197, 3,334, 3,1 ve en sonda 3,88 olmuştu. Bu arada çok özlediği kemanına geri dönmüş.

Nietzsche ise halinden çok memnundu. Bazen bayan Dionysos’un butiğinde kasada duruyor, gelene geçen müşterilere delici bakışlarıyla bakıyor ve mutlu bir emeklilik hayatı sürüyordu. Epeyce büyümüş göbeği ise akşamları boş durmadığını ele veriyordu. Bu arada bayan Dionysos hiç de sandığım gibi biri çıkmadı, meğerse balık etinde, neşeli ve Nietzsche’nin etrafında fır dönen bir tombul güvercinmiş. “Nerde afet-i devran Lou Salome, nerede bu şuh güvercin” dedim kendi kendime.

Marx ise bir solcu gruba girmiş ve kısa zamanda “Devrimin Ateşi” adlı bir solcu derginin editörü olmuştu. Onu bir iki kere ziyaret ettim ama işlerinin yoğunluğundan fazla konuşamadık. Elime tutuşturduğu çayı içerken, Das Kapital’i yeni zamana göre güncelleyeceğinden bahsetti. Tam sevinçle yeni projesini dinlemeye kendimi hazırlamışken, gelen bir e-maili cevaplamak için benden izin istedi ve sonra da konuşamadık.

Sonuçta üçü de hallerinden epey memnundu. Evlatlarının mutluluğunu gören bir baba gibi mutlu ama onlardan uzak olmanın da hüznünü yaşayarak eski yaşamıma geri döndüm. Benimkisi aslında budalaca bir istekmiş. Dehaları ve yazarları eserlerinde bırakmak gerekli, onları asla ete kemiğe büründürüp hayatınıza sokmayacaksınız, yoksa sonuç benim yaşadığım gibi büyük bir hayal kırıklığı oluyor. Bir an için kendimin de yazar olduğu aklıma geldi ve gülümsedim.

Salına, salına giden vapurda, İzmir körfezinin sakin sularına bakarak bunları düşünürken dalıp gitmişim. Yanıma oturan iki gencin hararetli konuşması ile kendime geldim. Gençlerden biri “ya abi biliyonmu, Alsancak’da bir butik var, orada ara sıra bi adam görüyorum, valla billa Nietszhce ‘nin aynısı, işte yeminle” dedi.

Diğeri buna pek şaşırmamış görünüyordu. “Ya oğlum biliyorsun, insanlar çift yaratılmıştır, asıl sen bizim dayı kızına fizik dersi veren adamı görsen, Einstein’ın resmen ta kendisi” dedi.

Bir an öylece kalakaldım ve kahkahalarla gülmeye başladım. Etrafımdakilerin şaşkın bakışlarına aldırmadan epeyce bir kendi kendime güldüm. Garip olan ben miyim yoksa dostlarım mı?