....ve biz ona şah damarından
daha yakınız
Kuran-
Kaf suresi Ayet 16
Bütün dünyayı
saran Songo oyununun atası aslında yaklaşık yüz yıl önce,
şu anda sadece “Teknoloji Müzesinde” görebileceğiniz
Commodore bilgisayarlarda oynanan Packman adlı bir oyundu.
Packman önüne
gelen her şeyi yiyen obur ve iki boyutlu bir yaratıktı. Bulunduğu
düzlemde onu kovalayan yaratıklardan kaçması ve önüne çıkan
yiyebileceği her şeyi yemesi gerekiyordu. Bu kaç kovalamaca
oyununun bazı versiyonlarında, bizim obur, ödlek ve aynı
zamanda hilekar Packman üstteki kareden çıkıp alttaki kareden
girebiliyordu. Tıpkı bir satranç tahtasında en üstteki karede
bulunan bir piyonun hareketine devam edip bir alttaki kareden
tahtaya tekrar girmesi gibi bir şeydi bu. Hatta böyle oynanan
bir satranç bile var. Buna silindirik satranç diyorlar ve bildiğim
kadarıyla Hindistan’ın bazı kesimlerinde hala oynanıyor.
Packman
oynayan çocukları (babam da onlardan biriydi) hayretlere düşüren
bu sistem, aslında basit bir üç boyutlu silindirik düzlemin açılıp
iki boyuta yayılmasıyla elde edilen sıradan bir geometriden başka
bir şey değildi. Silindirin etrafına bir kareli masa örtüsü
yapıştırmaya benzer bir şeydi bu. Üç boyutlu silindirdeki
kesintisizlik iki boyutlu düzlemde bulunan bir düzlemde cismin
alttan girip üstten çıkması gibi algılanıyordu. Benzer
nedenlerden dolayı eski çağlarda dünyanın ucuna gidince düşüleceğini
düşünenler bile olmuştu. Allahtan, Macellan dünyanın küresel
geometrisini ispat edince bu türden bir talihsiz düşüşün
olamayacağını herkes anlamıştı. Yine de, birlikte baktığımız
dünya haritasında Pasifik okyanusunun her iki sayfada da yer
almasını küçük kızıma anlatmam oldukça zor oldu.
Songo
oyununun ortaya çıkması için bilgisayar ekranlarının yerini
paralaks yaratacak şekilde üç boyutlu görüntüye izin veren görüntü
gözlüklerinin ortaya çıkması gerekti. Oyun için sadece tabi
ki bu da yeterli değildi. Vücudun hareketlerini algılayabilen
hassas eldivenler ve ekstra-jel elbiselerin de bulunması
gerekiyordu. Bütün bunlar aslında çizgi film endüstrisi için
yapılmış oyuncaklardı. Filimlerde tek tek kareleri çizmek
yerine bir insanın hareketlerini hassas eldivenler ve ekstra-jel
elbiselerle bilgisayara aktarmak çok daha kolay oluyordu.
Hassas
eldiven ise bir zamanlar bilgisayarda kullanılan farenin işlevini
görmesi için icat edilmişti. Aslında üç boyutlu bir hareket
ve lokasyon sensöründen başka bir şey değildi. Elinde hassas
eldiven, gözünde kocaman üç boyutlu gözlükleri olan insanların
pandomime benzeyen tuhaf hareketleri, aslında üç boyutlu gözlüklerden
gördükleri yüzer mönüler arasında yaptıkları bilgisayar işlemlerinden
başka bir şey değildi. Bir dosyayı bir yerden alıp bir
yere taşımak için, tıpkı normal yaşamda olduğu gibi
elinizle alıp koyuyordunuz. Dışardan bakan biri ise hayali bir
dosyanın elle taşınmasını gülümseyerek seyrediyordu. Bu
harika aygıt hem büro çalışanlarının hareketsizlik ve kireçlenme
sorununa çözüm getirmiş hem de fare gibi ilkel bir aygıtı da
ortadan kaldırmıştı.
Songo
oyunu için her şey hazırdı ama oyun, hassas eldiven ve üç
boyutlu gözlüğün bulunmasından 5 yıl sonra ortaya çıktı.
Songo oyununu, tıpkı zamanında ortalığı kavuran Tetris gibi
canı çok sıkılan bir Türk üniversite öğrencisi bulmuştu.
Oyunun mantığı aslında çok ama basitti. Futbol gibi basit bir
kurala dayanıyordu.
Dördüncü
boyutta yer alan hayali bir süper silindirin üçüncü boyuta
projeksiyonu olan hayali bir odada bulunuyordunuz. Bu dördüncü
boyuttaki süper silindirin üzerinde hareket eden bir de top vardı.
Bu da aslında dördüncü boyutta yer alan bir süper küreydi. Süper
kürenin üçüncü boyuta izdüşümü de tabi ki yine üç
boyutlu bir küre oluyordu.
Daha
sonraları oyunun kuralları Songo federasyonu tarafından konulduğunda
bu topun üç boyutlu izdüşümün çapının, hassas eldivenden
büyük olmasına karar verilmişti ve tabi oyuncular tarafından
hemen fark edilmesi için rengi kırmızı seçilmişti.
Üç
boyutlu gözlüğünüzü taktığınızda birden kendinizi yaklaşık
olarak 5 metreye 5 metrelik hayali bir odada bulurdunuz. İlk başta
odanın duvarları farklı renkteydi ama daha sonra Songo
fedarasyonu hayali odaya enine ve boyuna kırmızı çizgiler
eklemeyi uygun görmüştü. Böylece duvarlarda kareler oluşuyordu
ve bu kareler oyunun oynanmasını kolaylaştırıyordu. Aslında
tabi ki duvar yoktu, sadece üç boyutlu gözlüğü takınca
duvarları görebiliyordunuz. Tüm sanal gerçekliği yaratan oyun
programı ve bilgisayardı.
Gözlüğü
taktığınız anda gözünüzün hizasında duran hayali kırmızı
topa ilk vuruşu yapan bilgisayardı. İki kişinin karşılıklı
oynadığı özel versiyonda ise ilk vuruşu oyunculardan biri
yapardı.
Hızla
hareket eden kırmızı top bir duvardan girip kaybolunca diğer
duvarlardan birinden çıkardı. Nereden çıkacağı ise dördüncü
boyutta yer alan süper silindirin ne oranda deforme edildiğine
bağlıydı. Deformasyon dördüncü boyuttaki süper silindirin dördüncü
boyutta uzatılıp, bükülmesiyle elde edilirdi. Deformasyon oranı
her zaman için ayarlanabilirdi ama Songo Federasyonu üç farklı
klasmanı kabul etmişti;
Deformasyon
1- acemiler için
Deformasyon
2- orta düzey
Deformasyon
3- ustalar
Dördüncü
boyuttaki basit bir deformasyon üçüncü boyuttaki odaya ister
istemez katlanarak yansıyordu. Hiç deformasyonun olmadığı
oyunda bir duvarda kaybolan kırmız top, tam karşıdaki duvardan
tekrar odaya girerdi. Belli bir açı verseniz dahi deformasyonun
olmadığı durumda top çıkış açısını koruyarak odaya
girerdi. Bu sıfır deformasyon oyuna ilk defa başlayanlar için
uygulanırdı ve genellikle alıştırma için kullanılırdı.
Buna genelde oyuncular arasında “çaylak boyutu” denirdi.
Hayali
odayı simüle etmek bilgisayar için oldukça kolaydı.
Deformasyon seviyesine bağlı olarak süper kürenin üç boyuta
yansıması olan top oyuncuların dediği gibi “çıldırmaya”
başlardı. Bir duvardan girip hemen yanındaki duvardan farklı
bir açıyla çıkabilirdi. Aslında dördüncü boyutu algılayabilen
canlılar olabilseydik Songo oyunu bizim için çok ama çok basit
olurdu ve tabi zevk vermezdi çünkü dördüncü boyutu algılayabilen
biri için deformasyon ne olursa olsun topu takip etmek çok
kolaydır. Ama tıpkı üç boyutlu bir silindirin deforme
edilmesiyle ortaya çıkan iki boyutlu düzlemi bir türlü
anlayamayan iki boyutta gezinen karıncalar gibi bizde dördüncü
boyut karşısında çaresizdik.
Dördüncü
boyutu algılamadan yoksun tüm insanlar ve tabi ki insan olan
Songo oyuncuları, topun tam olarak nereden çıkacağını
kestiremezler. Zaten oyunu bu kadar çekici kılan da bu
kestiremezlik durumuydu. İşte bu yüzden iyi bir Songo
oyuncusunun çok hızlı refleksleri ve güçlü sezgileri olması
gerekir.
Songo
oyunu gerçek yaşamda 5x5 metrelik düz bir sahada oynanır.
Oyuna başlamadan önce gerçek alanın tam ortasına gelip kuzey
güney hattında, yüzünüz kuzeyi gösterecek şekilde durmanız
gerekir. Böylece sanal oda ile gerçek alan eşleşmiş olur.
Daha sonra Songo Fedarasyonunun onayladığı ve piyasada oldukça
ucuza satılan gözlük ve hassas eldivenleri giyersiniz. Ustalık
derecesine göre bir deformasyon seçip oyuna başlarsınız.
Dışardan
bakanlar için Songo oyuncusu, hayali bir topa sürekli olarak
vurmaya çalışan, 5x5 metrelik düz bir alanda hareket eden, sürekli
olarak elini kolunu sallayan ve bir yerden bir yere hızla koşan
şaşkın bir tavuğa benzerdi. Dışardan komik ve tuhaf görülse
bile Songo turnuvaları her zaman meraklıları tarafından büyük
bir ciddiyetle izlenirdi. Seyirciler oyunu ya kendi gözlüğü
ile takip ederler ya da dev ekrandan izlerlerdi.
Oyunun
kuralı çok basitti: bilgisayarla oynanan tek kişilik Songo
oyununda kırmızı topu tam karşıdaki duvarın ortasında yer
alan delikten içeri sokmanız gerekiyordu. İki kişilik Songo
oyunlarında ise amaç süper silindirin diğer tarafında bulunan
oyuncunun karşılayamayacağı atışlar yapmaktı.
Bir Türk üniversite
öğrencisinin sadece eğlenmek amacıyla bulduğu oyun dünyada
umulanın çok ötesinde bir ilgiyle karşılandı. Oyunu icat
edip, bununla ilgili ilk bilgisayar programını yazan Türk öğrenci
her ne kadar çok zengin olmasa da, oyun onun Internette kullandığı
nick olan Songo adıyla anıldı hep.
Bütün
bunları nereden bildiğimi? sorabilirsiniz. Ben eski bir Songo
oyuncusuyum. Ustalık derecesinde kazandığım iki büyük
turnuvadan sonra dizimdeki bir sakatlanmadan sonra (ani bir ters dönüş
bana çok pahalıya patlamıştı) ister istemez Songoyu
profesyonel anlamda bırakmıştım. Şimdi dergilere, gazetelere
ve internet sitelerine tekli ve rakipli Songo maçlarının
kritikleri yazıyorum ve bir de öğretmenlik yaptığım Songo
okulum var. Eski Çinlilerin dediği gibi “bilenler öğretmiyor,
öğretenler bilmiyor”.
Songo
oyunun güzelliği beni hep etkilemiştir. Bir çok iyi oyuncuyla
ya karşılıklı oynadım ya da izledim. Bu oyuncular arasında
Songo federasyonunun resmi web sitesinde hayat hikayelerini
okuyabileceğiniz pek çok usta vardı ama hiç biri Büyücü
kadar iyi değildi.
Bütün
efsaneler gibi onun efsanesinin de ne zaman? ve nasıl? başladığını
kimse bilmiyordu. Ona büyücü lakabını ilk kimin taktığı da
bilinmiyordu. Rivayete göre kırmızı topa büyü yaptığını
düşündüğü için bir başka usta ona bu lakabı takmıştı.
Her ne kadar bir çok röportajda bu lakabı sevmediğini açıkça
belirtmesine (dini inançlarına uygun düşmediği için) ve asıl
ismi Türkler arasında çok yaygın olan Mehmet olmasına rağmen
bütün dünya onu hep Büyücü olarak tanıdı ve bildi.
Songo
turnuvaları için yaptığı seyahatler dışında Türkiye’nin
mütevazi ve hatta sıkıcı bir şehri olan Ankara’nın epey dışında
bahçeli iki katlı bir evde, ailesi ile birlikte oldukça mazbut
ve huzurlu bir yaşam sürüyordu. Onunla ilk defa bir turnuvada
tanıştım. Daha sonra bir çok turnuvada ya oyuncu olarak ya da
gözlemci olarak onunla karşılaştım. Aramızda çok
derin de olmasa da bir dostluk, ya da dilerseniz tanışıklık
deyin, oluşmuştu. Aslında oldukça içine kapanık bir
insandı ve insanlarla pek kaynaşmazdı ama ne olduysa beni sevmişti
işte.
Büyücü
ile olan dostluğun ötesinde, Songo oyununa gönül vermiş bir
çok kişi gibi ben de ona hayrandım. Dördüncü boyuttaki
deformasyon ne olursa olsun büyücü hep kazanırdı. Onu Songo
oynarken izlemek heyecan vericiydi ve gerçekten bir estetik haz
verirdi. Sahanın ortasına gelip, eldivenini ve gözlüğünü
takınca bir balerin, bir eskrimci ve bir atlet olurdu, yani kısaca
o büyücü olurdu. Kendine has bir oyun stili vardı. Bütün
Songo kitaplarında büyücü stili denilen tuhaf bir oynama biçimi
vardı. Zaten bu stili kendisinden başka kimse oynamazdı.
Songo
oyunu sırasında, top bir duvardan kaybolunca diğer sıradan
oyuncular gibi o hemen arkasına dönmezdi. Çok kısa bir süre
topun arkasından bakar (tabi ki gördüğü aslında çizgilerle
belirlenmiş bir duvardı) ve bir balerinin dönüşüne benzer
bir yumuşaklıkla ayağıyla yerde hayali bir daire çizip, yeni
karşılama pozisyonunu alırdı. Bazen hızla koşar, bazen de çok
yumuşak iki adım atardı. Ne olursa olsun asla panik olmazdı ve
saha içinde acemiler gibi koşuşturmazdı. Eğer onu izlerken
fona Bach’ın Air in the G string müziğini koyarsanız,
hareketlerinin müzikle inanılmaz uyum gösterdiğini görecektiniz.
En azından ben bir kere böyle yaptım. O Songo oynamazdı, o
Songo dansı ederdi. Büyücü hareketleri ve aldığı karşılama
konumuyla ister oyuncu ister izleyici olsun herkesi şaşırtırdı
ama kırmızı top onu asla şaşırtamazdı.
Dördüncü
boyuttaki deformasyon ne olursa olsun karşılayamadığı bir
vuruş hiç olmamıştır. Bir keresinde top duvarda kaybolup üç
dakika sonra (evet tam tamına üç dakika) hemen ayağının
ucunda çıktığında o ellerini uzatmış bekliyordu. Top hızla
eldivenlere çarptığında bütün herkes ayağa kalkıp çılgınlar
gibi Büyücüyü alkışlamıştı.
Her
Songo oyuncusunun en büyük hayali onun gibi bir usta olmaktı.
Zaman
zaman kendi özel Songo arşivimde bulunan oyunlarını tek başına
tekrar izlerim. Bazen de öğrencilere ders anlatırken hep
beraber nefesimizi tutarak izleriz. Bazı oyunlarını neredeyse
ezbere bilirim (özellikle dördüncü uluslar arası turnuvadaki
final maçı gerçekten bir şaheserdir) ama yine de her seferinde
elimde bir viski kadehi sanki ilk defa seyrediyormuşum gibi
heyecanla izlerim. Hiçbir oyunda ona takılan Büyücü lakabına
hiçbir zaman ihanet etmemiştir. Topun nereden çıkacağını
hep bilirdi ama onun nasıl bildiğini kimse çözemedi.
Onunla
ve oyun stiliyle ilgili o kadar çok yazıldı ki benim burada
ekleyebileceğim pek yeni bir şey yok. Songo hakkında yazılmış
her kitapta ve bu konuyla ilgili belli başlı dergilerde muhakkak
onunla ilgili bir şey bulabilirsiniz.
Sadece
Songo hayranları, onun resmi olan t-shirtleri giyen fanatikler (Büyücüyü
seviyorum) ve fan clup üyeleri değil, aynı zamanda bilim
adamları ve hatta felsefeciler bile oyunla ve dolaylı olarak
onunla ilgilendiler. Bu ilginin basit bir nedeni vardı: hiçbir
insanda görülmeyen dördüncü boyuta olan hakimiyeti. Bu bir türlü
açıklanamamıştı. Kimisi onun başarısını sezgilerinin çok
kuvvetli olmasına kimileriyse reflekslerinin hızlılığına bağlamıştı.
Yine de tüm teoriler havada kalıyordu.
Amerika’daki
saygın üniversitelerinin birinin adının önünde bol unvanı
olan bir Profesör, altı aylık bir süreyi ciddi olarak büyücü
Türkü incelemek için ayırmıştı. Bilimi halka anlatmaya çalışan
popüler bir dergide verdiği röportajda Büyücünün gerçek
anlamda Einstein’ı anlayan tek kişi olduğunu, hatta
Einstein’ı Einstein’dan bile daha iyi anladığını yarı
mizahi bir üslupla söylemişti çünkü yeryüzünde dördüncü
boyutu algılayabilen tek insan oydu.
Okuyucuların
ilgisini çekmek için yapılan bu şakayı tabi ki kimse ciddiye
almamıştı, ben hariç. Uzun uçak yolculuğunda okuduğum bu röportaj
beni nedense çok heyecanlandırmıştı. Yıllardır yakından
takip ettiğim büyücü hakkında ilk defa farklı bir şey fikir
duymuştum. Hostesin ayıplayan bakışları arasında çantama
attığım dergideki yazıda aynen şöyle diyordu;
“uzay-zaman
geometrisinin şaşırtıcı dört boyutlu yapısı üçüncü
boyutta yaşayan insanlar için her zaman için anlaşılmaz olmuştur.
Bir insanın yaşam boyunca kazandığı üç boyutlu görüntü
ve algılama alışkanlığı ile dördüncü boyutu algılaması
tam anlamıyla imkansızdır. Bu imkansızlığı kavrayabilmek için
iki boyutta yaşayan bir çizgi karakteri düşünün. Asla bir düz
bir kağıda benzeyen düzlemin iki boyutunu aşamaz ve bizim algıladığımız
üçüncü boyutu göremez. Üçüncü boyutta yaptığımız
her şey onun için mucizevi bir şeydir. Kağıdın iki ucunu büküp
üst üste koyarsak ve aynı anda yola çıkarsak, diğer noktaya
ondan çok önce gidebiliriz. O, kan ter içinde uzun iki boyutlu
yolunu aştığı zaman biz onu orada sıkıntı içinde bekliyor
olacağız. Niye? Çünkü üçüncü boyutta sıçrayıp kağıdın
diğer tarafına atladık.
Siz
yine de karıncanın durumuna hemen gülmeyin!
Dördüncü
boyutta hareket eden Songo topu yani süper küre, biz insanları
karıncanın düştüğü türden bir çaresizliğe iter. Aslında
bulunduğu dördüncü boyutta oldukça makul olan süperküre,
üçüncü boyutta bilinçsizce ve öngörülemez şekilde hareket
ediyormuş gibi gelir.
Ama
değil!
Devamı
kitapda...
Mehmet Emin Arı