Spiral 

                    
               

Taş makası kırar, makas kağıdı keser, kağıt taşı sarar.
Japon Atasözü



Televizyon kameraları ve nefeslerini tutmuş izleyici topluluğu, başını ellerinin arasına almış adamı izliyorlardı. Adamsa önündeki satranç tahtasına kilitlenmiş gibiydi sanki. Yarı kapalı gözlerini ardına kadar açıp önündeki şahı eliyle devirip ayağa kalktı, yenilmişti. İki hamle sonrası mat kesindi. 

Büyük satranç ustası Kasparov sinirle ve hırsla yarışma yerini terk ettiğinde, Deepblue ekibi bulundukları odada sevinçle ayağa kalkıp birbirlerine sarılmışlardı. Sonunda yıllardır hayal ettikleri şeyi gerçekleştirmişlerdi. 

Bir bilgisayar sonunda büyük satranç ustasını yenmişti. 

Her ne kadar büyük usta Kasparov, basına verdiği demeçlerde bilgisayarın bir insan tarafından yönlendirildiğini iddia edip oyun bozanlık etse de, bütün bilgisayar ve satranç otoriteleri bu gerçeği kabul etmişlerdi. 

Bilgisayar dünyasında bu gelişme ayakta alkışlanmıştı. İşte sonunda bilgisayarlar büyük ustayı yenecek düzeye gelmişlerdi. Gelmekte olan zaman bilgisayarlarındı. Yapay zeka zamanla insanların yerini alacaktı. 

Şöhrete ermiş bilgisayar HAL gibi, insan dudaklarını okuyabilecek ve hatta kendi kişiliğine sahip olacak bilgisayarlar çok uzakta değildi. Her şeye bir adım kalmıştı. 


IBM 'in göz bebeği ve gururu Deepblue, onu ayakta tutan ekibin gururlu bakışları arasında çektirilen fotoğrafın tam ortasında, öylece hareketsiz duran metalik bir kutudan başka bir şeye benzemiyordu. Oysa deepblue 256 paralel işlemcisi ve onu ayakta tutan ekibiyle gerçek bir işlemci devdi. 

Özel olarak C dilinde yazılmış satranç programını AIX işletim sistemi altında çalışırken basit kuralları uygulardı. Her bir taşa puan verirdi (piyon 1, vezir 8 ve tabi ki şah sonsuz puan). Sonra pozisyon üstünlüğüne bakardı. Yeni modifikasyonlarla gambitleri yutmayacak bir kurt olmuştu. Saniyede 200 milyon hamleyi hesaplarken hep sessiz çalışırdı. Sıra kendisine geldiğinde üç dakikalık düşünme payında 60 milyar olası pozisyona bakmış oluyordu. Bir satranç ustası ömrü boyunca günde yirmi dört saat boyunca her saniye bir hamle oynasa ancak iki milyar sayısına erişebilirdi. 

Bütün bu devasa özelliklerine rağmen o sessizdi. Sadece ara sıra hızlı sabit disk kafalarının hareketi sırasında Deepblue 'dan ses çıkardı. 

Deepblue ekibi ona yaşayan bir varlık olarak bakarlardı. Bir mağazadan alabileceğiniz sıradan bilgisayarların çok ötesinde özel yapım bir bilgisayardı ve yaratıcısının dediği gibi "Deepblue 'nun bir kişiliği vardı". 

IBM şirketi fazladan bir elemanın masrafına bile tahammül edemezken, (dünyanın en cimri şirketi olarak bilinirdi) Deepblue için hesapsız milyonlarca dolar akıtmaktan çekinmiyordu. Bu sadece bir reklam, halkla ilişkiler ya da imaj olayının ötesinde, IBM için bir gurur meselesiydi. Kendi odasında aptalca golf oyunu oynamak dışında tüm zamanını çalışarak geçiren CEO'nun abartarak dediği gibi "bu insanın, tanrılardan ateşi çalmaktan sonra attığı en büyük adımdı". 

Üniversiteli asistanları andıran Deepblue ekibini kendi ofisinde karşısına alıp, onlarla savaşa giden askerleriyle konuşan bir general edasıyla konuşurdu. Bu her hafta Cuma günü tekrar eden can sıkıcı bir şeydi, mutat toplantılar işte...

Altında "I love Grand Master" yazan bir Kasparov resminin hemen önünde durarak konuşmuştu. 

"Kasparov 'u dizlerinin üstüne çöktürün, ben de size dünyayı vereyim. Acıma yok, merhamet yok! Bilgisayarlara modern oyuncaklar olarak bakan o ukalalara haddini bildireceğiz. Bu bir savaş. Kan istiyorum çocuklar, bol kan istiyorum. Kasparov 'un kanını istiyorum" demişti bir seferinde.

Kaliteli filtreli kahvelerin içildiği molalarda ayak üstü yapılan şakalarda denildiği gibi o IBM 'in delisiydi ama herkesin kabul ettiği gibi başarılı bir deliydi. Son birkaç yılın bilançolarına bakan herkes bunu görebilirdi, "Well done CEO".

Bu fazla trajik ve kanlı tiratları dinlemek zorunda kalan ekip de Kasparov 'u yenmek istiyordu fakat onların amaçları fazla ihtiraslı bir Romalı generale benzeyen CEO 'nunkinden oldukça farklıydı. Kasporov 'u yenmek demek sadece yaptıkları bilgisayar sisteminin ve programının başarısını ispatı demekti. Eğer onu yenebilirlerse yaptıkları sistem çalışıyor demekti, yok eğer yenemezlerse sistemlerini geliştirmeleri gerekiyordu. Böyle basit bir mantık ile hareket ediyorlardı. Hiç birinin fason Romalı general görünümlü çatlak CEO 'nunkiler gibi Sezar benzeri ihtirasları yoktu. 

Daha önce iki kez Kasparov 'la karşılaşmışlardı. Hem IBM 'in önerdiği yüklü miktar hem de basının kopardığı gürültü yüzünden Kasparov karşılaşma teklifini hemen kabul etmişti. Kasparov 'a önerilen miktar basına hiç açıklanmamıştı ama sızan haberlere göre Kasparov 'a Deepblue ile karşılaşması karşılığında 600 bin dolar teklif edilmişti. Bu rakam Kasparov galip gelse de gelmese de ödenecekti. Görünürde Kasparov 'un yitireceği hiçbir şey yoktu. Hiçbir seferinde bilgisayarı ciddiye almamıştı. Bir bilgisayarın kendisini değil yenmek, zorlayacağı ihtimalini bile aklından geçirmemişti.

Ama Deepblue zorlu çıkmıştı işte ve üçüncü karşılaşmalarında Kasparov 'u yenmişti. İlk karşılaşmalarında Kasparov yenmiş. Altı ay sonra yapılan ikinci karşılaşmada berabere kalmışlardı. Üçüncü maç teklifini Kasparov kabul etmek zorunda kalmıştı çünkü Muhammet Ali gibi konuşan hırslı CEO, "bu sefer kesin yeneceğiz" demişti. Böylesi bir durumda savaştan kaçmak yenilmekle aynı anlama geleceği için "korkak" olmamak adına kabul etmişti. 

Yeni eklenen daha hızlı paralel işlemciler ve "akıllı algoritmalar" içeren yeni SATRANÇ yapay zeka programıyla Deepblue artık "yenilmez" olmuştu. Karşılaşmaya hazırdı. 

Oyunun sonlarına doğru, Deepblue sağ kanattan şah kalesi ve vezirle güçlü bir saldırıya geçince Kasparov 'un savunması buna karşı koyamamıştı. Sol kanattan sinsice gelen atın ölümcül dansı da işin cabası. Şah mat!

IBM binasında yapılan muhteşem kutlama töreninde bolca şampanya, havyar ve gurur vardı. Her yere insan boyunda büyük satranç taşları konulmuştu. 


Zafer sarhoşluğu içinde olan CEO, katıldığı bütün toplantılarda gururla yaptıkları başarıdan bahsediyordu. 

Her şey büyülü bir hava içinde geçerken bir basın toplantısında bir gazetecinin sorduğu soru her şeyi başlattı. Çıtı pıtı bayan Japon gazeteci oldukça berbat bir İngilizce ile CEO 'ya şunu sormuştu. 

"Deepblue'yu bir GO ustası ile karşılaştırmayı düşünüyor musunuz?"
(Do you think to play with a GO Master?)

İngilizce'deki go (gitmek) fiili ile karıştıran CEO, Japon gazetecinin bir İngilizce hatası yaptığını sanıp karşı bir soru sormuştu.

"Which master goes? (hangi usta gidiyor?)"

GO oyununu bilmediği için söylediği bu aptalca soru salondaki herkesi güldürmüştü. Birilerinin ona gülmesi, CEO'yu adam akıllı kızdırmıştı. Eğilerek kulağına fısıldayan asistanından, GO diye bir oyunun olduğunu ve bunun satranç benzeri bir strateji oyunu olduğunu öğrenmişti. Durumu kurtarmak için, hemen orada ayaküstü Deepblue 'nun bir sonraki hedefinin bir GO ustasını yenmek olduğunu söyleyivermişti. 


Deepblue ekibi bunu duyduklarında anda yüzlerini buruşturmuşlardı çünkü bir GO ustasını, bir bilgisayar ile yenmek neredeyse imkansızdı. Hep denildiği gibi "Bir GO ustasını ancak bir başka GO ustası yenebilirdi". 

CEO "Neden imkansız?" diye sormuştu.

Deepblue ekibinin programcılarından biri bu imkansızlığı CEO 'ya kısaca özetlemişti. 

"Bir satranç oyunu ortalama olarak 30 ya da 40 hamle sürer. Satranç tahtasının 8x8 karelik boyutları göz önüne alındığında her hamlede ideal olarak bir taşın gidebileceği 63 olası kare vardır. Halbuki gerçekte bir taşın olası yapabileceği hamle sayısı bundan çok daha azdır. Örneğin bir at etrafı tamamen boş olsa bile en fazla sekiz hamle yapabilir. Bir vezir en iyi konumda 15 kareye gidebilir. Her seferinde oynatabileceğiniz taş sayısı da sınırlıdır. Taş sayınız azaldığı için bu olasılık her seferinde git gide azalır. Sonuç olarak bu türden kısıtlamalar yüzünde bir satranç oyununda olası oyunlar sayısı bir hesaba göre 10 üzeri 50 bir başkasına göre ise 10 üzeri 120 olarak hesaplanmıştır. 

Çok daha basit kurallara sahip olan GO oyununda ise durum farklıdır. 19 x 19 çizgiden oluşma tahta üzerindeki keşişim noktası sayısı 361'dir yani (19x19=361). Oyunun başlangıcında 181 siyah ve 180 beyaz taş vardır. Oyun ilk başladığında siyah taraf taşını koyar. İlk hamlede siyahın taşını koyabileceği 361 olası keşişim noktası vardır. Siyah taşını koyduktan sonra beyazın taşını koyabileceği keşişim noktası sayısı 360'dır. Sıra tekrar siyaha geldiğinde 359 farklı olasılığa sahiptir. Sonuç olarak bu bir basit faktoriyel hesabıdır, yani 361 x 360 x 359 x 358 ... 4 x 3 x 1= 361!

Bu rakam ise yaklaşık olarak 10 üzeri 750 demektir, 750 tane 10 sayısını çarpmanız demektir. En basit açıklamasıyla 1 rakamının yanına 750 tane sıfır koyarak oluşturacağınız devasa bir rakamdır. Evrenin kurulmasından bu yana her saniye bir milyon GO oyunu oynanmış olsaydı bile toplam oynanmış oyun sayısı 10 üzeri 23 olacaktı; yani tüm GO oyunlarını oynamak için yeterli zaman yoktu. Başka bir şekilde ifade edersek, birbirinin benzeri olan iki tane GO oyunu yoktur"


Bu rakam çılgınlığı içinde kaybolan CEO, yine de durumu tam olarak anlayamamıştı. Deepblue üç dakikada 60 milyar olası hamleyi hesaplayabiliyordu. Dünyanın en büyük satranç ustası Kasparov 'u yenebilmişti, neden başka bir insanı da yenemesindi? Sonuçta GO da bir oyundu değil mi?

Cevap hemen geldi.

"Deepblue gibi bir satranç bilgisayarı herhangi bir oyunu oynarken bir karar ağacı oluşturur. Rakibin olası hamlelerini tek, tek değerlendirip ağacın dallarına birer puan verir. Hangi dalın puanı yüksekse o oyunu oynar. Örneğin satranç tahtasında rakibin oynayabileceği olası hamle sayısı bellidir. Her bir hamleye karşı bilgisayarın oynayabileceği karşı hamle sayısı da bellidir. Böylece karar ağacı dallanır gider. 

Satranç oyunun başlangıcında beyazın sekiz tane piyonu bir ya da iki kare öne gidebilir. Piyonların olası hamle sayısı 16 dır. Sağ ve sol kanatta bulunan atların yapabileceği hamle sayısı da 4 olduğu için ilk başta karar ağacının 20 dalı vardır. Bu 20 hamleye karşı siyahın verebileceği 20 karşılık vardır. İkinci seviyede karar ağacının dallarının sayısı 20 x 20= 400 olur. Beyaz bir hamleyi oynayınca, siyah kendisinin olası 20 karşılığının her birine bir puan verir. En yüksek puan hangisindeyse o hamleyi oynar. Bir satranç bilgisayarı sonraki beş ya da on hamleyi inceleyerek karar verir. On hamle sonra karar ağacının dallarının sayısı çok büyük rakamlara ulaşır. 

Bilgisayarın kaba işlem gücüyle bu karar ağacının üst dallarına ilerlemek kolaydır fakat iş GO oyununa gelince durum biraz değişir. Oyunun 50. hamlesine gelindiğinde olası pozisyon sayısı 10 üzeri 128 gibi devasa bir rakamdır. Tam bir oyunun bazen 250 hamle sürdüğü düşünülürse bilgisayarın karşılaştığı zorluğun boyutları açıkça anlaşılabilir.

Ayrıca GO oyunu satranç gibi aristokrat bir oyun değildi. Yani tüm taşların değeri aynıdır. Oysa satrançta pozisyonun yanı sıra taşların değeri bilgisayar için bir yol göstericidir fakat GO 'da asıl olan konumdu, taşlar değil."

Açıklamayı sakince dinleyen CEO başını anladım anlamında salladı ama yine de astronomik rakamlardan başı döndüğü için daha fazla matematiksel açıklama dinlemek istemiyordu. Tam büyük ve şaşalı bir zafer kazanmışken birden karşısına daha önce hiç duymadığı bir oyun çıkmıştı: GO.

CEO 'nun aptallığı sonucu fiyasko ile sonuçlanan basın toplantısından sonra basında IBM 'i açıkça tahrik eder nitelikte yazılar çıkmaya başlamıştı. Teknoloji karşıtı bir grup fanatik, sefil bilgisayarların asla bir şiir yazamayacağını, bırakın şiir yazmayı orta düzey bir GO ustasını bile yenemeyeceğini söyleyip duruyorlardı. 

Basını yakından takip eden CEO tabi ki bu haberleri okuyordu. Haberleri okudukça köpürüyor ve köpürdükçe Deepblue ekibinin üzerindeki baskısını artırıyordu. 


Ünlü PCWorld dergisi kapağına bir GO tahtası üzerinde siyah taşlarla çevrilmiş beyaz taşlarla yazılmış büyük bir IBM resmi koymuştu. Altında da "Can IBM beat a GO master?" (IBM bir GO ustasını yenebilir mi?) diye açıkça tahrik eder bir yazı koymuştu. Dergiyi gören CEO hırsla duvara fırlatmıştı. 

Bu bardağı taşıran son damlaydı, hemen ekibi topladı. 

"Ne istiyorsanız kullanın. 250 paralel işlemci yetmezse 500 tanesini kullanın, o da yetmediyse bin tane. Eğer o da yetmiyorsa benim laptopumu ve oğlumun play station' nına el koyabilirsiniz. İşe yarayacak her insanı işe alın, eğer tanrı Zeus size fikir verecekse Yunanlıların ne dediğini umursamadan ben gidip onu Olimpus' dan sizin için getiririm ama bir büyük GO ustasını yenin yoksa..."

Bütün ekip tedirginlik içinde CEO'ya baktılar. CEO sözünü tamamlamadan durdu. Ekibin hepsine tek, tek baktı, sonra elini hayali bir tabanca yapıp ekibin başına doğrulttu ve "yoksa kendinize başka bir iş bulun" dedi. 

Tehdit açık ve kesindi. 

Ekip kendi aralarında bir toplantı yaptı. Bu büyüklükte bir işin altından kalkmaları imkansızdı. Bütün detaylı açıklamalara rağmen CEO teknik imkansızlığı göremiyordu. İstediği oyuncak alınmayınca ortalığı dağıtan şımarık çocuklar gibiydi. 


"Yapamayız" deyip işlerinden olmaktansa, "deneriz ama söz veremeyiz" demek daha mantıklı geldi. 

Bu kararlarını on sayfalık bir yönetici özetiyle (!) CEO'ya bildirdiler. CEO kesin vaatler istese de bu kadarıyla yetinmişti. Rapora şöyle bir bakış atan CEO, "peki hemen işe başlayın" dedi. 

Ekip işe başlar başlamaz, CEO hemen bir basın toplantısı yapmıştı. IBM antetli dosyalardaki iddialı açıklama basın mensuplarını heyecanlandırmıştı. İşin teknik yönünden çok halkın anlayacağı yarı teknik magazin türü şeyleri merak ediyorlardı. Yapılacak yeni bilgisayar kaç milyon dolara mal olacaktı? Bu bilgisayarın gücü, evlerdeki kaç bilgisayarın gücüne eşitti? Yeni bilgisayarın adı ne olacaktı? Hani utanmasalar ekibin güzel programcılarından birinin bikinili fotoğrafını bile isteyeceklerdi. 

CEO bunlara oldukça yuvarlak ve abartılı rakamlar ile cevap verdi. Bilgisayarın adı GoDeepBlue olacaktı. Bir gazeteci daha önce hiç sorulmamış bir soruyu soruverdi. "Hangi GO ustası GoDeepBlue ile karşılaşacaktı."

Bu kimsenin aklına gelmemişti. CEO kendine özgü abartılı özgüveniyle "tabi ki en iyisi ile" diyiverdi. 

Ekip tekrar yüzünü buruşturdu. Yapılacak bir şey yoktu. Hemen işe başladılar. GO gibi çok basit kurallı olan ama bilgisayar açısından demirden leblebi olan bir oyun için bildikleri tüm numaraları kullanmaya karar verdiler. Şapkadan tavşan çıkarmanın zamanı gelmişti. 


Klasik karar ağacı yöntemini, genetik algoritma ile karıştırıp bir GO programı yazdılar. Böylece oynama sırası bilgisayara gelince, sonraki beş ya da on hamle sonrasındaki olası hamle sayısının korkunç büyüklüğüne rağmen genetik algoritma "en iyi" olmasa bile en iyiye yakın bir sonuç buluyordu. 

Ama oyunun ileriki aşamalarında genetik algoritmanın "iyiye yakın bir" sonuç bulması çok zaman alıyordu; yaklaşık olarak altı saatlik işlem süresi gerekiyordu. Karar ağacı iyice dallanıp budaklanıp, GoDeepBlue'nun içinde kaybolduğu bir cangıla dönüyordu. Her hamle için altı saat beklenemeyeceği için karar ağacı, artı genetik algoritma metodu yeterli değildi.

Ekibin en genç üyesi, "GoDeepBlue'yu eğitelim" dedi. "Nasıl satranç bilgisayarlarında hazır oyun kütüphaneleri varsa, bizde buna benzer şekilde programa bir uzman sistemi (expert system) ekleyelim ve GoDeepBlue'yu bir uzmanla eğitelim." 


Bu fikir işe yarayabilirdi. Gökyüzünü günde on dakikadan fazla görmeyen programcılar hemen programa bir uzman sistemi eklediler. Uzman sistem iki ana bölümden oluşuyordu. Kendi hafızasını oluşturan "kütüphane" modülü ve bu kütüphane modülüne veri sağlayan, sinir ağları modülü ile karmaşık bir sistemdi. 


Bu uzman sistemin uzmanlaşabilmesi için GoDeepBlue 'nun ders alması gerekiyordu. Bir öğretmen bulmaları gerekiyordu. Amerika'nın en büyük GO ustalarından George Lamov 'u buldular. Lamov Japonya'da görev yaparken GO oyununa merak salan eski bir askerdi. Kısacık kesilmiş saçları ve keskin hareketleri zaten asker geçmişini belli ediyordu. 

Lamov, IBM'in, "GoDeepBlue'ya" GO dersleri verme teklifini kabul etti. İster insan olsun isterse bilgisayar, Lamov isteyen herkese GO oyununu öğretmeye söz vermişti. Japonya'daki ustası böyle istemişti ve Lamov 'un ustasına neredeyse sonsuz bir saygısı vardı. 

Ama oyuna bakış açıları çok farklıydı. Lamov için GO bir oyundan öte, savaşın ta kendisiydi. Zaten oyun tarzı diğer ustalar tarafından fazla atak ve yıkıcı bulunurdu. Özellikle kendi ustası tarafından. "Tahta üzerinde dans etmiyorsunuz Bay Lamov, siz kır çiçeklerini eziyorsunuz" diye tatlı, tatlı dalga geçerdi. Ama Lamov bu konuda katıydı. İster tahta üzerinde olsun isterse gerçek yaşamda, savaş savaştı. 

Lamov her gün öğleden sonra cam piramitten binaya geliyor ve dört saat boyunca GoDeepBlue ile GO oynuyordu. Lamov uzun parmakları ile bir taşı alıp tahta üzerinde bir yere koyuyor ve operatöre hamlesinin koordinatlarını söylüyordu: yatay 16- dikey16. Operatör önündeki klavyeden bu hamleyi yazdıktan sonra, her ikisi de sabırla GoDeepBlue 'nun bir cevap vermesini bekliyorlardı. Ekibin ekledikleriyle birlikte yedi yüz elli olan paralel işlemci arasında bitler korkunç hızda akmaya başlıyordu. 

GoDeepBlue önce 30 hamle sonrasına kadar bir karar ağacı oluşturuyordu. Oyunun başlangıcında bu karar ağacının son düzeyindeki dalların sayısı 10 üzeri 53 gibi bir rakama ulaşıyordu. Kendi yarattığı cangılda kaybolmasın diye program bazı başlangıç dallarını buduyordu. Tabi bunu yaparken de kütüphanesine bakıyordu. Budadığı dallardan sonra geri kalan kısım gezintiye çıkmak için daha makul bir orman oluşturuyordu. 

Bu noktadan sonra GoDeepBlue genetik algoritma modülünü devreye sokuyordu. Hemen anne ve baba yollar oluşturuyor, oluşturduğu bu anne babalardan çocuklar yaratıyor, sonra çocuklar arasında en iyisini seçiyor ve bunlardan da yeni çocuklar yetiştiriyordu. Sonuçta en iyi olmasa bile "en iyiye" yakın bir sonuç bulabiliyordu. Bulduğu sonucu ekrana yazıyordu. Operatör sonucu Lamov 'a iletiyordu. Lamov her seferinde başını sallayarak GoDeepBlue 'nun hamlesini oynuyordu. 

Lamov ile ilk çalışmaya başladığında GoDeepBlue çok acemiydi. Ama programa eklenen uzman sistem ve sinir ağı programı sayesinde GoDeepBlue, "öğreniyordu". Bir oyunda yaptığı hatayı ikinci kez tekrarlamıyordu. Kapalı bir alanın içine bir daha bakmıyordu. Orasının ölü bölge olduğunu hemen öğrenmişti. Kendi egemenlik alanını oluşturmayı ya da rakibin bir yerde yoğunlaşmasını engel olmayı öğreniyordu. 

GoDeepBlue, Lamov 'dan ders alırken aralarında tuhaf bir ilişki başlamıştı. Lamov için GoDeepBlue bir ekran, program ve mikrochip yığını değildi. O Lamov 'un öğrencisiydi. Her usta gibi o da öğrencisine karşı saygılıydı ve seviyordu. Evet! Lamov, GoDeepBlue 'yu seviyordu. Bir dersin bitiminde ekibin başı GoDeepBlue 'yu gösterdiğinde ona sevgiyle dokunmuştu. Klimalarla soğutulan bir odada sessizce çalışan bu büyük bilgisayara sevgiyle bakmıştı. Lamov öğrencisiyle gurur duyuyordu.

Diğer taraftan GoDeepBlue 'da ustasını seviyordu. Ekibin ve programcıların farkına varmadığı bir şey oluyordu. GoDeepBlue, Lamov'un oyun tarzını kapmıştı. Aslında bu beklenen bir şeydi. İçindeki uzman sistem, uzmanı kopyalamak için yapılmıştı. GoDeepBlue 'da ustasını kopya ediyordu. Hani neredeyse ona Lamov'un kopyası denilebilirdi. 

GoDeepBlue da, Lamov gibi oyunda çok ataktı. Hırslı ve acımasız bir kişilik sergiliyordu. Bir Japon deyişine göre, bir insanın kişiliğini öğrenmek için onunla bir el GO oyunu oynamak yeterliydi. GoDeepBlue ile oyun oynayan bir usta, onun için, "kaba", "zafere odaklanmış", "acımasız" ve "estetikten yoksun" bir zorba olduğunu söyleyeceklerdi. Sanki sadece Lamov 'un asker yanını değil, aynı zamanda nasıl olduysa CEO'nun hırslarını, kabalığını ve aç gözlülüğünü de almıştı. 

"Bay Lamov, ona acımasız olmayı öğretin" diyordu her seferinde CEO. Lamov da, acımasız bir eğitim başçavuşu gibi hafif gülümseyerek başını sallıyordu. 

Altı ay boyunca GoDeepBlue her gün (pazarları dahil) Lamov ile GO oynadı. Bu arada programın tüm alt modüller sayısız kere değiştirildi. Oyun kütüphanesi zenginleştirildi, genetik algoritma hızlandırıldı vs. vs.

Bir Cuma öğleden sonrasında, operatör GoDeepBlue 'nun son hamlesini Lamov'a sıkıntıyla söyledi: yatay 1- dikey 16. Lamov taşı yerine koydu, sonra tahtaya baktı ve sevinçle kahkaha attı, sonra sıkıntılı operatöre dönüp "Beni yendi!" dedi. Şaşkın operatör önce anlayamadı ama sonra ekrana bakınca son hamlenin altında "I won you lost" (ben yendim, sen yenildin) yazısını okudu. 

Bu haber başta CEO olmak üzere tüm IBM ekibini çılgınca sevindirmişti. İşte bir imkansızı daha gerçekleştirmişlerdi. CEO kendi odasında deli naraları atıyordu. 


Lamov da çok mutluydu. Yenilmiş olmasına rağmen çok mutluydu. Öğrencisini yetiştiren bir ustanın haklı gururunu taşıyordu. 

Ekranda yanıp sönen imlece bakıp "aferin oğlum" demişti. 

Kendine olan güveni tekrar yerine gelen IBM, hemen bir basın toplantısı yapıp gelişmeleri duyurdu. IBM artık büyük bir GO ustası ile karşılaşmaya hazırdı. GoDeepBlue her şeyiyle hazırdı. 

Haber sadece bilgisayar dergilerinde değil, dünyanın her bir köşesinde "IBM 'den ilginç bir haber" diye duyuruldu. 

Gazeteciler dahil herkesin merakla sorduğu soru "Peki kiminle karşılaşacaktı?". 

Yakında bir basın açıklaması ile duyuracağız denilerek olay geçiştirildi. Kısa etekler giyen, güzel bacaklı uzmanlarından oluşma IBM halkla ilişkiler bölümü CEO'nun emriyle Büyük Go Ustası aramaya başladılar. Çok fazla aramalarına gerek yoktu aslında. Büyük Usta olarak anılan üç kişi vardı. Aynı zamanda Lamov' un ustası olan Yoshioro Tanaka artık elini kaldıramayacak kadar hastaydı. Ömrünün son demlerini Kyoto 'daki sakin evinde geçirmekteydi. IBM adına Tanaka ile görüşmek isteyen yuppiyi bayan Tanaka, "o çok hasta" deyip eve bile almamıştı. 

Diğer büyük usta ise bir Fransız'dı. Sefil bir bilgisayar ile oynamayı kendine hakaret olarak görüyordu. Kendisiyle konuşması için gönderilen güzel kadına bunun kendisi için onursuzluk olduğunu söylemiş ve hemen ardından GO felsefesi üzerine uzun ve sıkıcı bir tirada başlamıştı. İnsan yense ya da yenilse bile rakibiyle gurur duymalıydı. Bu bir eski savaşçı geleneğiydi. Bu karşılaşmanın sonunda elde edeceği onur ne olacaktı? 

IBM adına konuşan kadın, onur olmasa bile para ve şöhret elde edebileceğini söyleyip, önerdikleri rakamı fısıldayıvermişti: tam tamına bir milyon dolar. Fransız usta neşeli bir kahkaha atıp, zaten yüklü bir servetin sahibi olduğunu söylemişti. Kadın tam fazla para göz çıkarmaz gibisinden bir şeyler söylemek isterken onu susturmuş ve görüşmeyi bitirmişti. 

IBM için geriye tek seçenek kalıyordu; münzevi Türk. Lamov 'un başından beri en çok istediği rakip de zaten oydu. 

Kendi ortalarda olmasa bile münzevi Türk 'ün efsanesi ortalıklarda dolanıyordu. Türkiye'nin seçkin üniversitelerinden olan ODTÜ'de mühendislik okurken, okulun GO kulübüne gitmişti. O yaşlardaki tüm gençler gibi aslında biraz sosyalleşmek ve bir iki güzel kızla tanışmak amacıyla üye olmuştu. Bir kıza aşık olurum umuduyla üye olduğu kulüpte GO oyununa aşık olmuştu. Bu oyunda inanılmaz bir akıl ve zarafet bulmuştu. Oyunun bitiminde taşların oluşturduğu büyülü ve simgesel şekiller onu sarsmıştı.

Zaten oyun oynarken amacı Lamov ve diğerleri gibi ne olursa olsun kazanmak değildi. Oyun bittiği zaman tahta üzerinde kendi deyimiyle "zarafete" sahip bir tablonun ortaya çıkmasını istiyordu. Zaten kendisini bir GO ustasından çok "ressam" olarak tanımlardı. Sırf oyunun sonunda zarif bir görüntü çıkması için bilerek onun kaybetmesine yol açacak hamleler yaptığı görülmüştü. 

Kendine has bir oyun stili vardı. Rakibinin gücüyle rakibini yenerdi. Kişiliği gibi sakin bir oyunu vardı. Öfkelenmez, sabırsızlanmaz ve en önemlisi yenmek için özel bir çaba göstermezdi. Ama işte nasıl yapıyorsa (buna ustalık demek en doğrusu) rakibini yenerdi. 

Bunu Lamov da öğrenmişti. Bir büyük turnuvada karşısında oturan gergin Lamov 'u yendiğinde o sadece gülümsüyordu. Aslında bu bir zafer kazanmaktan çok, tahta üzerinde oluşan görüntünün verdiği haz ve mutluluktan kaynaklanıyordu. 

Ama Lamov bundan hiç hoşlanmamıştı. İki kere daha oynadılar. Her ikisinde de münzevi Türk galip gelmişti. Lamov bu sakin gülümsemeyi hiç unutmamıştı. 

Münzevi Türk, büyük ve parlak bir GO kariyerinin tam ortasında birden her şeyden elini eteğini çekip, Karadeniz kıyılarında bir köyde, köyün de epey dışında tek başına münzevi bir hayata geçivermişti. Bu kaçışın nedenleri ve niçinlerini kimseye açıklamamıştı. Aslında kendi de tam olarak bilmiyordu. Bir sezgi, içinden gelen bir ses...

Tüm dostlarıyla vedalaşıp kısaca "ben gidiyorum" dedikten sonra dört yıl boyunca ne kimseyle GO oynadı ne de görüştü. Haftada bir kere, bir şeyler almak için kasabaya indiğinde kasabanın esnafıyla bir iki kelime konuştuğu oluyordu ama onun dışında elektriğin bile olmadığı kulübede herkeslerden uzak, tam anlamıyla münzevi bir yaşam sürüyordu. 

Kulübede tek başına her gün saatlerce meditasyon yapıyor, dağlarda uzun süre yürüyor ve kendi kendine GO oynuyordu. Alabildiğine basit ve yalın bir yaşamdı. Elektrik, telefon ve bilgisayar yoktu. En önemlisi insanı bezdiren kalabalıklar yoktu. Herkes onun bir şey aradığını söylüyordu ama o aslında kaybetmek için gelmişti bu dağ başına. Her şeyi yitirmek adına münzevi olmuştu ve halinden hiç de şikayetçi değildi. 

Devamı kitapda...

Mehmet Emin Arı
  
 

 
[oykuler/denem.htm]setstats