Tanrının yüzüncü adı

(Bilimkurgu Öykü)

               

Her şey, okuduğu makaleleri başkalarıyla paylaşmak isteğinde olan bilgisayara meraklı bir fizikçinin hipermetin formatını bulmasıyla yüz yıl önce başlamıştı.  O zamanlar Internet adı verilen “ana sistem” şimdikinden çok daha basitti. Bağlantı hızı bir solucanın Pazar gezintisine benziyordu, yavaş, alabildiğine yavaş. Internet gelişti ve ana sistem adını aldı. Sadece bilgisayarlardan değil, içecek otomatlarından, süper marketlerden, arabalardan ve hatta genelevlerden, kısacası insanın olduğu her yerden ana sisteme ulaşılabiliyordu. Ana sistem herkesin erişime sahip olduğu ama kimsenin kontrol edemediği büyük memeli evrensel anneydi. O her yerde ve her şekildeydi. Bomba tariflerini elmalı kek tarifleri gibi fütursuzca ortaya salıveren çocuklarını, kadınların sevimli fino köpekleriyle garip durumlarda gösteren resimleri satan sapık çocuklarına da aynı şefkat ve sevgiyle yaklaşıyordu ana sistem. Kimse dışlanmıyordu, kimse engellenmiyordu. Ana sistem kendi basit mantığına göre çalışıyordu: “her şey mükemmelleşmek ister o halde bırakın kendi hallerine”.

 

Ana sisteme internetin oluşumunda 50 yıl sonra gerçeklik simülatörünün eklenmesi tam bir devrim yaratmıştı. Gerçeklik simülatörü, çocukların neşeyle gezdiği müzelerde bulunan ve adına fare denilen ilkel veri girdi aygıtını kullanmaktan sıkılan bir doktorunun icadıydı. Doğrudan beyin bağlantısı olmadan sinapsisler üzerinde manyetik alan yoğunlaştırmasıyla elektrik yaratma tekniğine dayanıyordu. Böylece beynin anatomisi ve tabi ki bekareti bozulmadan (beyne yapılan her müdahelede beyin zarının zedelenmesine bu adı takmışlardı: beynin bekaretinin bozulması) beyne uyaran yani sıkıcı bilimsel makalelerle sitimilus olarak geçen elektrik sinyalleri verilebiliyordu. Bu vericiye eklenen manyetik alan okuma makinesi sinapsislerdeki uyaranları ölçebiliyordu. Böylece beyin okunabiliyordu. İlk başlarda açlık, susuzluk ve korku gibi çok belirgin uyaranlar okunabiliyordu. Göz hareketleri de bu belirgin uyaranlar içinde olduğu için farenin işlevini görecek ilk alet yapılmıştı. Göz nereye giderse ekrandaki imleçde oraya gidiyordu.

 

Çocuklara dağıtılan eğitim kristallerinde yazdığı gibi yaptığı aleti deneyen Hindistanlı doktor ilk denemede beyni yüksek manyetik alandan kızarmıştı. Bir mikro dalga fırınına kafasını sokması gibi bir şeydi bu. Bilim akademisinin mavi halı kaplı uzun koridorunda gelen misafirlere ve gürültücü okul gruplarına gülümseyen resmi bulunan Hintli doktor ağlayan karısının gözyaşları eşliğinde krametoryuma giderken I. Büyük Birleşik Devletin generalleri bu konunun araştırılması için yağlı bir bifteğe benzer iştah açıcı bir araştırma fonunu bilim adamlarının önüne koymuşlardı. düşünce hızıyla savaşan bir pilot ellerini kullanmadan ve hatta uçağa binmeden tüm düşmanlarını alt edebilirdi. Bütün bu araştırma ve çalışmaların sonucunda, araştırma merkezinin huzurlu bahçesinde sonsuz uykularını uyuyan serseri deneklerin kızarmış beyinlerinin bedeliyle Brain Input/Output (beyin girdi/çıktı) sistemi geliştirildi. II. Büyük birleşik devlette, yüksek bir para ve 10 ile 60 yaş arasındaki hiçbir erkeğin hayır diyemiyeceği kızıl saçlı bir afetle aletin sırlarını öğrendi. Aynı şeyi III. Büyük birleşik devlet ve tabi ki şişman yöneticilerinden dolayı dombik devlet olarak dalga geçilen IV: büyük devlette yaptı. Aletin sırları ana sisteme sızar sızmaz önce meraklı ve bağımsız bilim adamları daha sonrada hevesli amatörler Brain Input/Output aletini yaptılar.

 

BIO sisteminin fare yerine kullanılması dışında başka işlere de yarayabileceği daha araştırma aşamasında fark edilmişti. Deneklerin birinden alınan girdiler bir başka deneğe çıktı olarak verildiğinde, ikinci denek sanki birinci deneğin yaşadığı deneyimi yaşamış gibi oluyordu. Kapı açtırma gibi basit yaşantılar aynen yaşanabiliyordu. Yerinden kalkmayan denek üç kilometre koşmuş gibi ter içinde kalıyordu. Başında aletlerle üç kilometre koşan denekse olaya hayretler içinde bakıyordu.

İlk Sanal Yaşantı Katman dosyası kısaca SYK dosyası ana sistemde kullanma klavuzu ile birlikte aletin bulunmasından bir ay sonra ortaya çıkmıştı. Gözetlenme zevki olan sapık bir Japon bilgisayar mühendisinin sevgilisiyle olan sevişmesini brain input/output sistemine yükleyip dağıtmasıyla başlamıştı her şey. Kırklı yaşlardaki küçük göğüslü Japon kadınıyla sevişme deneyimini BIO aletine ve T1 sınıfından bir bilgisayara sahip olan herkes yaşamıştı. İkinci katmana geçen tüm öğrencilerin aşağı yukarı bir T1 sınıfı bilgisayarı vardı. Sonradan bu çifte şaka yollu sanal adem ve havva demişlerdi. Bir anda çılgın bir satış patlaması olmuştu. Herkes çılgınlar gibi karaborsada astronomik fiyatlara satılan BIO aletlerinden alıyordu. Daha çok yarış arabalarında kullanılan kasklara benziyordu. Arka tarafından bir tutam saç gibi bir sürü kablo geçiyordu.

Tüm birleşik devletler bu aletin satılmasını ve dağıtılmasını yasakladı fakat yasak çok havada kaldı çünkü yeterli teknik donanıma sahip herkes ana sistemden aletin yapım klavuzunu iki saniyede indirebiliyordu. Ehil olmayan ellerde yapılan aletler zarar da verebiliyordu. Kendi öğrenci odasında kimseye haber vermeden bir eroinmanın elden ele dolaşan SYK dosyasını yaşayan ODTÜ’lü bir fizik öğrencisi aletin bir teknik arızadan dolayı döngüye girmesinden dolayı üçüncü günün sonunda susuzluktan ölmüştü.

 

Olayla başa çıkamayacağını anlayan I. Birleşik devlet aletin üretimin legal hale getirip bazı standartlar koymuştu. Sadece resmi olarak izne sahip olan satış yerlerinden alınmış SYK’ları çalıştıracak makineler üretildi ama kısa zamanda bu güvenlik engeli hackerlar tarafından kırıldı.

 

Bir anda ortalıkta milyonlarca SYK dosyası dolaşmaya başlamıştı. Aleti başınıza takıp, yeşil veri kristalini yuvasına soktuktan biraz sonra gözünüz güneşe bakmış gibi kamaşıyor ve sonra farklı bir gerçeklikte buluyordunuz kendinizi.

 

Yaşananlar, hissedilenler ve çekilen acılar bile aynıydı. Tek farkı yaşantı hızını 1000 katına kadar artırabilmenizdi. Böylece üç yıl sürecek bir aşkı yada Zen aydınlanma deneyimini bir günde yaşayabiliyordunuz. Alet kısa zamanda eğitim dünyasını tahrip etti çünkü iki yeşil kristale sığan beyin cerrahlığı uzmanlığından tutun da tek kristalde toplanmış ileri programcılık mesleği yarım günde beyninize aktarılıyordu. Böylece aşırı yüklenme tehlikesi olmadan beyin cerrahı yada uzay ötesi astronotu olabiliyordunuz, hem de normal eğitim fiyatının milyonda bir karşılığı olan 4 krediye. İyi bir öğlen yemeği fiyatına beyin cerrahı olmak içten değildi. Tabi bütün tıp camiası, akademisyenler, edebiyat profesörleri ve azimli asistanlar isyan bayrağı kaldırdılar. Hayatını vererek kazandığı bilgilerin bir başkası tarafında bir kahve parasına alındığını öğrenen bir profesör, 14 yaşındaki bir çocuğun kendisiyle Shakespeare’de ontoloji sorunu tartışmasında belirgin bir şekilde mat etmesinden sonra intihar etmişti. Çocuk şehrin her yerinde satılan edebiyat kristallerinden birini yüklemişti. Profesör de aslında tam anlamıyla intihar etmemişti. En popüler SYK olan cennet bahçelerini sonsuz döngüye koyup kendini kapatmıştı. Bir hastanede alet kafasına takılı halde serumlarla yaşıyordu, hem de yüzünden hiç gitmeyen bir aziz gülümsemesiyle.

 

Ortalık 17 yaşında hem bir keman virtüözü, Formula 1 yarışçısı, satranç ustası, şair ve beyin cerrahı olan gençlerle dolmuştu. Kuşak farkı inanılmaz ölçüde büyümüştü fakat bir farkla bu sefer yaşlılar gençlerin gerisinde kalmıştı, deneyim ve bilgi açısından.

 

Profesör gibi pek çok insan kendini güle oynaya “kapatıyordu”. Merkez hastanesinde serum bağlı yüzlerce hasta başlarında kasklarla yatıyorlardı. Geri döndürmek mümkün değildi çünkü programı döngüye sokup sistem giriş şifresini de bir kağıda yazıp sisteme girdikten sonra yakıyorlardı. Bazen beyin taramasında şifre ortaya çıkıyordu ama bu durum oldukça nadirdi.

 

İnsanlık tarihinde daha önce görülmemiş bir bağımlılık ortalığı sarmıştı. İşin komiği bu bağımlıktan kurtardığını ileri süren SYK’lar bile türemişti. Bunu takınca artık aletten koptuğunuzu sandığınız bir yaşantıda var olduğunuzu sanıyordunuz halbuki yine sanal bir yaşantıdaydınız. Bir tür kara mizah anlayacağınız.

 

Kendisine bağlanan insanların bilinciyle kendi kollektif bilincini oluşturan Ana Sistem olan bitene uzun süre sessiz kaldı fakat tehlikenin boyutu büyüdüğünü fark ettiğinde duruma el koydu.

 

Ana sisteme bağlı olmayan bilgisayar olmadığından Ana Bilgisayar her bilgisayarı dolayısıyla herkesi kontrol edebiliyordu. Bütün yavrularına aynı sevecenlikle yaklaşan ana sistem tüm bağlı kullanıcıların oluşturduğu bir kolektif bilinçti aslında. Bu bilincin nasıl ortaya çıktığı hep belirsiz kalmıştı. Olayı karınca sistemi yada yüzüncü maymun ilkesi gibi afili teorilerle açıklamaya çalışılsa da kimse başarılı olamamıştı.

 

 

Ana sistem, gerçeklik simulatörüne bağlanma ve şifreler konusunda kesin kurallar oluşturdu. Kimse artık kendisini kapatamıyordu. Bağlantı süreleri sınırlanmıştı. Gün içinde toplam 1 saati aşamıyordu. Hoş hızlandırıcı kullanarak bu bir yıl gibi yaşanıyordu ama gerçeklik önemliydi.

 

Kafasına gerçeklik simulatör kaskını geçirirken bunlardan hiçbirini düşünmedi. Tek istediği yorgun bir “gerçek” günün ardından bir gerçeklik simülasyonu yaşamaktı. Ana sistemden indirebileceği (eski bir terim) bir çok SYK vardı. isterse yüz elli yıl önce yaşamış olan sarışın Marilyn Monroe ile sevişebilir yada kutbu tekrar keşfedebilirdi. Belki cennet similasyonunu tekrar deneyebilirdi, yeni çıkan cennet syk sında uçma deneyimi de eklenmişti. Bütün bunlar güzeldi ama yeni bir şeyler denemek istiyordu. Ceketinin cebinden çıkardığı zarfı özenle açtı. İçinden bir süper yeşil kristal çıktı. 10 santim uzunluğunda bir santim çapında cam bir küreydi. Aslında üç boyutlu bir matrix oluşturan bir kristaldi. Her düzlemde farklı değer gösterdiği için üç okuma kafası ve tera byte cinsinden yükleme kapasitesi ile ataları olan komik disket ve cd lerin çok ilerisindeydi. Buna rağmen ancak bir SYK bir yeşil kristal sığabiliyordu. El altından SYK satan bir sokak satıcısından almıştı. Aradan yüz yıl geçmişti ama tezgah altı modası değişmemişti. Satıcı sadece malın çok iyi olduğunu söylemişti. SYK dosyasının adı Elif’di. Bir sevişme yaşantısı diye düşündü içinden. Güzel bir kadın olmalıydı Elif ve onunla sevişecekti herhalde. İllegal SYK dosyalarında içeriği hakkında pek bir şey bilinmezdi. Bir arkadaşınızdan alırsanız o söylüyordu ama satıcı sadece dört krediyi kendi bilgisayarına geçerken “mal iyi” dedi, gerçek bir sigaranın gerçek dumanlarını yüzüne üflerken.

 

Yeşil kristal çelik yuvada yavaşça kaybolurken gözünü kapadı. Aslında gözünü kapamasına gerek yoktu. Bir klik sesinin ardından her zamanki gibi yoğun, göz kamaştırıcı bir ışık gördü, sonra sanki bir kapı açıldı ve içeri girdi. Nerdeydi?

 

“Merhaba” dedi genç ve güzel kadın. “beni arıyormuşsunuz”

“evet, sizi arıyordum, kumsaldaki ayak izleri sizin mi?”

“sağdaki ayak izleri benim, soldaki halamın” dedi utanarak

genç kadınla birlikte o da gülümsedi.

 

Bir süre anlamsızca yürüdüler. Adınız ne diye sordu adam, alacağı cevabı bilerek.

 

“Elif” dedi yine utanarak.

 

Ağırbaşlı zeytin ağaçlarının arasından geçerken ona dikkatlice baktı. Gerçek olamayacak kadar güzeldi. Kendi kendine güldü, “o gerçek değildi ki zaten”.

 

“Biliyor musun? Gerçek olamayacak kadar güzelsin Elif” dedi.

 

“Teşekkür ederim” dedi utanarak. Yüzü hafif pembeleşti. Beyaz şifon elbisesinin altında utangaç bir tanrıça gizliydi yada utangaç iki göğüs.

 

Sessizlik içinde yürüdüler. Akşam çöküyordu Ege kasabasına. Elif sonunda dayanamadı.

 

“neden merak ettiniz ayak izinin kime ait olduğunu?”

“külkedisi masalını bilir misin?”

 

genç kadın yine gülümsedi. Biraz utangaç biraz öpbeni şeklinde.

 

Sonraki günler de yürüdüler. Kendisinin kim olduğunu yani SYK dosyasındaki kimliğini öğrendi. Sürgüne gelmiş bir adamdı. Uzak şehirden gelmişti. Şiir de yazıyordu ama şair değildi. Şairlerin kendilerine kafiye yaptığı hüzne sahip değildi. Sonradan öğrendiği bir nedenden dolayı sürgüne gönderilmişti.

 

Birbirine değecek kadar yakın evlerin gölgelerinde, zeytin ağaçlarının yeşil sevincinde ve mavi denizin sonsuzluğunun kenarında bir ay boyunca Elif’in devamlı burnunu çeken kardeşinin eşliğinde yürüdüler. Sanki düz bir yol evrene doğru açılıyordu ve onlar bu yoldan evrendeki belirsiz bir cennete yürüyorlardı. Oysa ne yolu görüyordu ne de insanları, sadece Elif vardı. Gözlerindeki muzip sevinç, dudağının kenarına bazen yapışan şımarık tavır, saçlarının terden ensesine yapışması, parmağıyla hızlıca saçlarını kulak arkası yapması, eteğini abartılı bir şekilde toplamasını, yolda yürürken bir yokuşu çıkarken elini verdikten sonra bırakmakta gönülsüzlüğü, çay yapıp getirdiğinde acemi bir akrobat gibi çay tepsisine bakmasını sevmişti.

 

İlk defa gerçek olmayan bir kadına gerçek bir aşk duydu.

 

Bir ayın sonunda evlendiler. Elifin anne babası okumuş adam gözüyle bakıyordu ona, itiraz etmediler.

 

Sonraki günler rüya gibiydi. İçine güzel kokması için kekik koymuş zeytinyağına daldırılmış fitilin yanmasıyla beyaz badanalı eve yansıyan ışığın altında geceleri sevişiyorlardı, gündüzse bir yabancı dil metnini kurşun kalemle çeviriyordu. Zeytinyağı çıtır çıtır sesler çıkartırken sevişmeden yorgun düşmüş genç karısının nefesini dinliyordu.

 

Normalde ana sistemde bir dakikada çevrilecek olan kitabın ancak günde iki sayfasını çevirebiliyordu. Bu yavaş çeviri hızı bile Elif’in hayranlığını kazanmasına yetiyordu.

Tedirgindi. Denizden çıkıp, beyaz badanalı penceresi kumaşla örtülü eve giderken tedirgindi. Er geç ana sistem duruma el koyacaktı. Sürekli buraya bağlı kalmasına izin vermezdi. Dört saatlik zaman kısıtı vardı ve reeldeki bir saat bir ay olacak şekilde hızlandırmıştı. Bu basit hesaba göre dördüncü ayın sonunda ana sistem onu “gerçek” yaşama geri çekecekti.

Keşke kendini kapatabilseydi. İlk defa bunu istedi. Her zaman bir saçmalık olarak gördüğü şeyi bu sefer yürekten istedi. Kendini kapatsa, şu gerçek olmayan yerde gerçek olmayan kadınla gerçek bir aşkı yaşamaya devam etse ne güzel olurdu.

Devamı kitapda...

Mehmet Emin Arı

 
[oykuler/denem.htm]setstats