|
Reklam, yüzeysel görüntüsü değişmiş, bunun sonucu olarak kıskanılacak duruma gelmiş insanları göstererek bizi bu değişikliğe inandırmaya çalışır. Kıskanılacak durumda olmak, çekici olmak demektir. Reklamcılık çekicilik üretme sürecidir.
John Berger
(Görme Biçimleri) |
Tam bir hergele, piç kurusu ve fırlamaydı. Televizyonculuğun "T" sini bilmezken, üç yıl gibi kısa bir sürede, uzaktan kumandayı kullanmak dışında bir şey bilmediği televizyon camiasında çok reyting alan ama pek de saygı ile anılmayan bir kanalın her şeyden sorumlu yöneticisi olması -kendi dahil- herkesi şaşırtmıştı. İçkili bir smokie partisinde tanıştığı karısının, monopoli oynar gibi şirket almaya ve basına demeçler verip ülke sorunları hakkında "fikir beyan etmeye" çok meraklı iş adamı babasının aldığı bir televizyonda damat kadrosunda işe başlamıştı.
Namaz kıldığı ve ramazanlarda oruç tuttuğu için iş çevrelerinde dinci diye küçümsenen ama ticari dehasına kimsenin laf etmediği Anadollu iş adamı babanın şirketleri dışında pek reklam alamayan ve reytingi sıradan bir şehir televizyonundan biraz fazla olan şirket, ticari açıdan tam anlamıyla bir bataktı ama iş adamı baba için vazgeçilmez bir lüks ve tutkuydu. Bir bankanın dönmeyen kredi için borçludan (dediklerine göre kumarda kaybetmişti) bağırış çağırış aldığı ve sonra iş adamı babaya satılan televizyonun çalışanları, kendilerini kurtaran insana duydukları gönül borcu ve ne yapmaları gerektiği konusundaki hassas sezgileriyle iş adamı babayı her haber bülteninde bir şekilde çıkarmaya başlamışlardı. Ya memleket meseleleri hakkında iş adamı babanın büyük bir devlet adamı edasıyla verdiği "beyanatı" başbakanın görüntüsünün ardından uzun uzun veriliyor yada onun gururla gösterdiği eserlerini veya pahalı tespih koleksiyonunu izleyicileri bıktıracak kadar sıklıkta gösteriliyordu. Televizyonda kendini görünce keyifli ve gevrek bir kahkaha atan iş adamı baba, şişman televizyon yöneticisinin önüne koyduğu masraf çeklerini hiç itiraz etmeden imzalıyordu.
Servetinin ve öfkesinin hesabı olmadığı için yakın çevresi para yutan televizyon oyuncağına hiç ses çıkarmıyorlardı. Devlet memuru zihniyeti ile çalışan yirmi kişilik kadro -buna şoför ve ağır mahpus yatan çaycı da dahildi- huzur içinde, en ufak bir reyting hırsı olmadan iki katlı binada çalışıyorlardı. Ulusal ajanslardan gelen haberleri ve iş adamı babanın naif bir sevgiyle bağlı olduğu eski Türk filmlerini, aslanların ve kaplanların ceylanları kovalayıp yediği kanlı belgeselleri ve sahte peygamberlerin foyasının laik ve Atatürkçü bir anlayışla açığa çıkartıldığı tartışma programlarını yayınlayarak huzur içinde geçinip gidiyorlardı. Ta ki hırslı damat güneşli bir öğle sonrası iş adamı baba ile birlikte kapıdan girdiği güne kadar.
Kimin ne mal olduğunu bir bakışta anlayan iş adamı baba, bir oldu bittiye gelen bu evlilik işini içine sindirememişti ama kızının bir fırlama olduğu her halinden belli olan biriyle bile olsa evlenmesine ses çıkarmamıştı. Hem zaten, fırlama, piç kurusu, gözü açık, orospu çocuğu ve piçlerle iş yaşamında uğraşma konusunda bayağı bir tecrübesi vardı. Zaten saygın bir iş adamı olmadan önce kendiside biraz öyle değil miydi?
Yine de güvenemediği bir damada kızı istedi diye bile olsa, göz bebeği gibi baktığı şirketlerinden birinde önemli bir iş veremezdi. Durumu kurtarmak için televizyonda görev vermeyi teklif etti. Damat televizyonu batıramazdı çünkü televizyon zaten batıktı. Kızı mırın kırın etse de taze damat bu işe hemen atladı.
Televizyonun yöneticisi bu işten hiç memnun olmamıştı. Hem yerine rakip olabilecek birisinin gelmesi, hem de bu kişinin "aileden" olması hoş değildi fakat iş adamı babanın emrine karşı koymayı aklının ucundan bile geçiremezdi. "Tabi efendim, o bizim de evladımız sayılır" deyip damadı bağrına basar gibi yaptı.
Damada "İç yayınlardan sorumlu müdür" gibi komik bir unvan ve dayalı döşeli bir oda verildi. Aile şirketlerindeki tüm damatlardan olduğu gibi ondan da gelini mutlu etmesi dışında beklenen fazla bir şey yoktu. Çoğu damat bir heves işlere atılır, yurt dışındaki okullarda öğrendikleri iş hayatına dair birkaç İngilizce terimi gevelerler, ülkenin geri kalmışlığına sürekli veryansın ederler ve kahverengi renkli pahalı ufak sigaralardan tüttürürlerdi. Kısa bir zaman sonra "Geri kalmış Türkiye'de işlerin farklı yürüdüğünü" kabul ederler ve sonra sessizce yenilgiyi kabul edip Rotaryen ve golf klüplerinde vakit öldürmeye başlarlardı.
Zaten kimse onlardan başarılı olmalarını beklemezdi ki. Zengin ailelerin damatları gönül sırdaşlığı ile açıldıkları sekreterleri ile yarı duygusal yarı cinsel bir ilişkiye girdikleri anda profesyonel yöneticiler rahatlarlardı. Bu yenilginin en bariz göstergesiydi. Televizyondaki can sıkıcı ve ruhsuz "stil" programlarından fırlamış gibi duran solgun karıları ise, duruma genellikle göz yumarlardı. Onlara göre "aygırın yuları elde olduğu sürece başka yerlerde otlamasında bir sakınca yoktu".
Zengin ailelerine sonradan giren tüm damatların aksine o kendini aileye sevdirmişti ve farklıydı. Başarıyı istiyordu. Ne olursa olsun başarıyı istiyordu. Doğuştan gelen yakışıklılığı ile değil de becerisi ve aklı ile ön plana çıkmak istiyordu ve bunun içinde ne gerekliyse yapmaya hazırdı: çalışmak ise çalışmak, puştluk ise puştluk, akıl ise akıl. Sadece çalışmakla yada sadece puştlukla işlerin yürümeyeceğini biliyordu.
Hiç bitmeyen bir yası tutarmış gibi nedensiz bir hüzünle duran karısını bile "sevmişti". Kendi dahil kimse pek inanmıyordu ama kendini zorlamış ve onu sevmişti. Para gözlüsü damatlardan farklı olarak karısını elde etmek için sever gibi yapmasının işe yaramayacağını, bu sahteliğin ve içtensizliğin insanın ruhunu okur gibi bakan hüzünlü karısı tarafından hemen anlaşılacağını biliyordu. Zorlaya, zorlaya bitirdiği paralı bir üniversite eğitimine rağmen gerçekten zeki ve akıllıydı. Bu yüzden karısını bir iş edinir gibi sevdi. Sonunda onun güvenini ve sevgisini kazanıp, kızın ailesinden yükselen homurtulara rağmen "muhteşem" bir düğünle evlendiler. Servet avcısı bütün playboyların peşinde olduğu zengin ve hülyalı kızın kalbine girebilmeyi becermişti. Sonra ailenin de sevgisini kazanmıştı. Gençlerde saygı ve terbiyenin kalmadığından dem vuran huysuz ihtiyarların elini öpüyor, İngilizce terimleri araya sıkıştırdığı sohbetlerde kültürünü gösteriyor ama iş adamı baba ile birlikte bayram sabahları camiye gitmeyi de ihmal etmiyordu.
Kısa sürede televizyonda dizginleri ele aldı. Önce TRT'den emekli "can sıkıcı" dediği yöneticinin ayağını kaydırarak işe başladı. Daha sonra kadronun neredeyse yarısını değiştirdi. İşten atılan ve canı yananlar soluğu iş adamı babanın boğaz manzaralı bürosunda aldılar ama damadın aile içinde edindiği güce, iş adamı babanın da yapabileceği pek bir şey yoktu. Atılanların çoğu sakız firmasında işe alındılar. Sorun da böylece kapandı.
Daha sonra haber uğruna her tür yüzsüzlüğü yapmaya hazır girişken delikanlı ve kızları işe aldı. İş adamı babanın "istisnasız orospu bunlar" dediği mankenlerin, şarkıcıların, çapkınların ve futbolcuların rezilliklerini anlatan renkli programlar, börtü böceğin yaşamını anlatan edepli aile belgesellerinin yerini almaya başlamıştı.
Damat televizyonda neyin sattığını anlamıştı. Bıyıklarının altında duran hüzünleriyle yaşamaya mahkum Türk halkının neyi sevdiğini fark etmişti. Hiç usanmadan ve karısının mızmızca tekrarladığı gibi "sosyal mevkisinden" utanmadan, midesini delecek kadar berbat çaylardan bardaklar dolusu içerek, halkın dolu olduğu kahvehanelerde günlerce televizyon seyretmişti. Birbirine girmiş arabaların içinden çıkartılan kana bulanmış insanlara acıyarak bakan kalabalığın sutyeni görünen bir kazazedeye kendilerine bile itiraf edemedikleri bir hazla baktıklarını fark ettiğinde hiç şaşırmamış, elindeki ufak deftere yanına büyük ünlem işaretleri koyarak bunu not almıştı. Düzen kelimesi ile düzmek kelimesinin aynı kökten geldiğine inanacak kadar çok kenar mahallelerde dolaşmıştı. Şoförlerin ve odacıların, hepsi bir örnek evlerine misafir olup üstünde büyük üzüm ve elma resimleri olan tepsilerde sunulan ince belli bardaktaki çayları onlarla birlikte büyük bir alçakgönüllülükle içerek televizyona bakmıştı. "Muhakkak bir gün yengeyle de gelin" diye uğurlandığı her evden, televizyonculuğa dair iletişim fakültelerindeki hımbıl hocaların hiç birinin bilmediği bir çok bilgiyle ayrılmıştı.
Kenar mahallelerde oturanların komşularına hava atarak ve övgüyle bahsettikleri reyting ölçüm cihazları daha henüz hiçbir televizyona takılmamışken, o hangi programların çok seyredildiğini ve bunun altında yatan nedenleri zaten biliyordu. İnsanların özlemlerine, açlıklarına, ezilmişliklerine, kaybedişlerine ve şehvetlerine doğrudan seslenmesi gerektiğini anlamıştı.
Öğretmeni ve öğrencisi olduğu kenar mahalle okulundan, kendi kendini mezun ettiği gün hep yanında taşıdığı küçük deftere kurşun kalemle yazdığı son not başarının anahtarı olmuştu;
"Seks, Şiddet, Acıma, eziyet, aşk ve mutluluk özlemi, şatafat vs. = televizyonda başarı"
Bu formülü bulduktan sonra, başarı zaten kendiliğinden gelmişti. Bir anda insanı ufak bir servet sahibi yapan yarışmaların, bütün zenginlik ve şöhret içinde "biz niye mutlu olamıyoruz hiç" der gibi kameraya bakan meşhurlarla dolu eğlencelerin, taraftarların neredeyse faşist bir bağlılıkla sevdikleri futbolu, futbol kulüplerinin içinde dönen dolapları, iki kelimeyi bir araya getiremeyen ama para ve şöhrete erişmiş futbolcuları anlatan programların ilk örneklerini hep o yapmıştı.
Herkesten bir adım önde olduğu için artık dostları yoktu. Yinede dost gibi görününler ona "reyting sihirbazı", düşman gibi görünenler ise "reyting pezevengi" derlerdi. Garip bir şekilde her iki lakabıyla da ulu orta övünürdü. Hatta bazen toplantılarda bayan programcıların yüzünü kızartmayı göze alarak gururla "ben bir pezevenk sihirbazım" derdi. Sonra kendi yaptığı espriye önce kendi güler ve tabi tek patron olduğu şirkette çalışan diğerlerinin gülmesi için biraz beklemesi yeterdi.
İş adamı baba, büyük oğlundan olma torununu ile malikanenin güllerle dolu bahçesinde oynarken bir enfarktüs krizi geçirip ölünce, başbakanın bile katıldığı "aileye yakışır" çok büyük bir törenle gömülmüştü. Bir kız annesi olduktan sonra bile yüzünden hiç gitmeyen hüznü silemeyen karısına (ve tabi ki dolaylı olarak kendine) dört oğlanın payından arta kalan televizyon şirketi ve ufak bir yem fabrikası miras kalınca hiç üzülmemişti damat. Ölen iş adamı babanın muhteşem serveti ile karşılaştırıldığında bu miras devede kulak kalıyordu ama televizyon para olarak olmasa bile elinde tuttuğu güçle Adana'daki iplik fabrikalarından çok daha değerli olduğunu biliyordu. Nitekim zaman, akıllı damadın basit hesabını haklı çıkarmıştı. Televizyon beş yıl içinde on tane iplik fabrikasından daha değerli olmuştu.
Başarı ve paraya doyunca "hayatım" dediği televizyonculukta yeni şeyler denemeye başlamıştı. Katılanların yanan alevler gibi zor fiziksel şartlarda soruları cevapladığı bir yarışma programı, kim kazanırsa ise karşısındakinin üstünden bir şey çıkarmaya hakkı olduğu gece on ikiden sonra yayınlanan iç gıcıklayıcı "Sor-Cevapla-Soy" programı, yeni mezun televizyoncu gençlerin sigara dumanı altında senaryosunu yazdığı gerçek hayat hikayelerinin anlatıldığı "Sakın Ağlama" programı gibi daha bir çok programın yaratıcısı olmuştu. Bu programlar artık klasikler arasında sayılıyordu. Ama büyümüş çocuklar dediği halkın çok hoşuna giden bu programlar ve yeni edindiği kızıl saçlı küçük memeli metresi de artık onu tatmin etmiyordu.
Yeni bir şey bulmalıydı. Yeni bir deneyim ve heyecan, hatta bir oyun... Bir şey arıyordu. Yeni bir fikir gelir umuduyla eski programlara bakıyordu.
Onun varlığından tedirgin olmuş çalışanları hiç umursamadan, kendisinin yaptığı eski programların bantlarını izlediği montaj odasında uyduruk bir sandalyede kaykılarak otururken, birden önündeki yirmiye yakın ekrandan birinde, gözüne muhalefet partisinin liderinin sırıtkan görüntüsü takıldı. Bir haber gibi sunulan ama açıkça bir propaganda filmi olan alışıldık, sıradan bir tanıtım programıydı.
Son seçimlerde televizyon olarak açıkça destekledikleri muhalefet partisinin liderini, sarı saçlı karısı, iki tombul çocuğu ve akıllı bir köpek filminden fırlamış gibi duran akıllı dostları "kömür" ile mutlu evlerinin yeşil bahçesinde, bir aile saadeti içinde gösteren yarı tanıtım yarı propaganda filmine baktı tekrar.
Muhalefet lideri kendine güveni tam, iktidar sahibi her erkek gibi köpeğin başını okşarken birden film kesiliyor, partinin amblemi belirince fondaki tok bir erkek sesi mutlu bir gelecek için köpeğin başını okşayan muhalefet liderinin adını tekrarlıyordu. Sonra film kaldığı yerden devam ediyordu. Köpek mutluluk içinde lidere sevimlice bakıyordu.
Sebebini tam bilemediği çok güçlü bir sezgiyle montaj masasında uyuklayan teknisyene dönüp filmi tekrar oynatmasını istedi. Tekrar bu can sıkıcı propaganda filmini izledi. Sonra teknisyenden partinin ambleminin olduğu kısmın yarısını kesmesini istedi.
İplik fabrikasının satışından gelen para ile alınan pahalı bilgisayarlarla bu işi yapmak çok kolaydı. Teknisyen önündeki sabit klavyede bir iki tuşa basıp, sabit fare ile bir yerleri işaretleyip makas işaretini tıklamıştı. Tekrar seyretti.
Muhalefet liderinin sevimli köpeği kömürü okşarken araya giren parti ambleminde doğan kesinti şimdi daha yumuşaktı. Fakat parti amblemi yine iki saniye boyunca neredeyse insanın gözüne batıyordu.
Montaj masasının başında neredeyse uyumak üzere olan teknisyene amblemin ortaya çıktığı kısmı yine kesmesini istedi. Tekrar tuşlara basıldı, tekrar fare ile ekrandaki makas işaretine tıklandı. Oynat düğmesine basınca görüntüler yine dökülmeye başladı. Parti amblemine geçiş şimdi iyice belirsizleşmişti. Yine de yarım saniyelik parti amblemi görüntüsü, bir ihtiyarın bile fark edebileceği kadar uzun gelmişti ona.
Televizyonculuğun teknik yönüne hemen, hemen hiç ilgi duymadığı için bu konularda sıradan bir izleyici kadar cahildi ama aptalca bile olsa soru sormaktan hiç çekinmezdi. Uyumamak için içerden bir fincan kahve alıp gelen teknisyene dönüp sordu,
"ekrandaki en ufak zaman dilimi ne? Yani parti ambleminin göründüğü kısmı en fazla ne kadar kesebilirsin?"
"bir tek kareye kadar indirebilirim. Karenin zaman uzunluğu ise kullanılan televizyon sistemine göre değişir. Bizim kullandığımız PAL/SECAM sisteminde saniyede 25 kare geçer bu da yaklaşık 0.04 saniye eder" dedi uykulu teknisyen.
Bir süre önündeki 20 farklı ekranda geçen yirmi farklı görüntüye baktı. Bir peynir reklamındaki neşeli ineğin görüntüsünün yerini altını ıslatmaktan memnun bir bebeğe bırakınca "peki o halde amblemin görüldüğü kısmı tek kareye indir" dedi. Bebeğin cinsiyetini çıkarmaya çalıştı ama beceremedi. Beyni bir şeylerin peşindeydi ama o da ne olduğunu bilmiyordu. Bir koku almıştı. Bundan emindi. Keskin televizyoncunun hassas burnu bir koku almıştı, belli belirsiz ama iştah kabartan.
Hem saygı hem de korku duyduğu sihirbaz pezevengin neyin peşinde olduğunu anlayamayan teknisyenin uykusu bir anda kaçmıştı. Olur anlamında başını sallayıp az önce bilgisayar ekranında yaptığı işlemleri tekrarladı. Teknisyen işini yaparken altını ıslatan bebeğin mutlu gülümsemesi nedensiz onu da gülümsetti. "Tipik bir reklam" dedi içinden. .
Teknisyen bilgisayardaki işini tamamlayıp muhalefet liderinin ve kömürün mutluluğunu, önündeki ekrana yansıtınca bu sefer partinin doğan gün ışığı ile parlayan amblemini göremedi. Arkasını dönmeden teknisyeni azarlar gibi "partinin amblemini göremedim. Ne oldu?" dedi.
Uykusu tamamen kaçan teknisyen hakim olduğu teknik bir alanda cevap vermekten memnun bir şekilde durumu açıkladı;
"efendim aslında gördünüz ama görüntü o kadar hızlı geçti ki beyniniz algılayamadı. Gözünüz gördü ama beyniniz fark edemedi"
Uzun süre muhalefet lideri ile kömürün donmuş görüntülerinin olduğu ekrana baktı. Önündeki televizyonlardan birinde seksi spiker adını bilmediği bir ülkedeki darbe haberini verirken birden aradığı şeyi buldu.
"Evet ya!" diye bağırdı. Sonunda kokunun kaynağını bulmuştu. Büyük bir av bulmuştu. İşte yine yapmıştı. Sezgileri onu yine yanılmamıştı. Bu kadar basit olabilir miydi? Neden olmasın?
Ne olduğunu anlayamayan teknisyenin şaşkın bakışları arasında montaj odasından çıktı.
Acaba olur mu? diye sordu kendine birkaç kez. Bulduğu bu fikri denemeden, içindeki şüpheden kurtulamayacağını anlamıştı. İçinde bir enerji ve coşku vardı. Televizyonculuğa ilk başladığı zamanlardaki gibi. Rahmetli iş adamı baba ile televizyonun kapısından ilk girdiği günün aynısı. Arabasını hızla sürerek şehrin sokaklarında dolaşırken bulduğu fikri yaşama geçirmenin planlarını yaptı. kafası tıkır, tıkır çalışıyordu. İnanılmaz berrak bir gecenin içinde uçarcasına gidiyordu.
Aç kalmış köpekler, tekin olmayan serseriler ve bekçilerden başka hiçbir canlının olmadığı karanlık sokaklarda arabasını sürerken planının detaylarını şekillendirdi ve kafasının içindeki hayali not defterine bir şeyler yazdı;
-Sıradan bir insan bul
-Berbat giyinen programcı kızla konuş
-Montaj olayını ayarla
-Programları seç
Bütün bir geceyi uykusuz geçirmesine rağmen kendini çok dinç hissediyordu. Saatler boyunca şehirde dolaştıktan sonra salaş bir yerde sabahçıların şaşkın bakışları altında bir işkembe çorbası içip tekrar televizyona döndü.
Ne olduğunu anlayamayan çalışanlar camdan yapılmış uzun toplantı masasının etrafında, duvardaki resimden bakan rahmetli iş adamı babanın sert bakışları altında toplanmışlar sessizce onu dinliyorlardı. Önlerindeki kahve fincanlarına takılıp kalmış bakışları onun anlattıklarını anlamadıklarını açıkça gösteriyordu. Bazen bir iki ufak soru soruluyordu ama hızla verilen bir cevaptan sonra bakışlar tekrar üzerinde televizyonun logosu olan fincanlara kayıyordu. Şirin not defterlerine laf olsun diye bir şeyler yazılıyordu. Kimse onun kafasından çıkan fikri tam olarak kavrayamamıştı. Fikir gerçekten ilginçti ama nasıl çalışacağını ve en önemlisi ne işe yarayacağını bir türlü anlayamamışlardı.
Daha öncede bu tür harika fikirler bu odada tartışılmış. Herkesin karşı koymasına rağmen onun televizyonculuk dehası sonuçta hep haklı çıkmıştı. "bu program tutmaz", "kimse seyretmez", "dinciler bize çok kızar" gibi itirazları duyulurdu. Eleştirilmekten yada fikirlerinin tartışılmasından rahatsızlık duymaz hatta bilakis bunu teşvik ederdi fakat sonuçta yinede kendi dediğini yaptırırdı.
Yine aynı şekilde olmuştu. Tartışmalar, eleştiriler ve hatta alaycı gülümsemelere rağmen ekip fikri "kabul" etmişti. Hatta biri, "böyle bir şey Mehmet Emin ARI 'nın hikayelerinde bile olmaz" diye açıkça karşı çıkmıştı.
Yapılacak işlerin bir listesi çıkarıldı. Hangi programlara, ne sıklıkta ve ne kadar yem konulacağı kararlaştırıldı. Yem için birinin bulunması gerekiyordu. Kim kurban olacaktı? Camdan yapılmış toplantı masasının etrafındaki bütün başlar dönüp ona baktı; evet kim olacaktı yem?
Elindeki kalemi sinirle sallayıp duran programcı kadın bu soruyu yüksek sesle sordu ve sessizce beklemeye başladı.
Bu sefer kalem sallama sırası sihirbaz pezevenge gelmişti. Bütün gözler ona bakarken o önündeki not defterine oldukça amatör gemi resimleri yapıyordu.
Bütün bu heyecan içinde gerçekten düşünmemişti. Bu filmin esas oğlanı kim olacaktı? Alabildiğine sıradan, özelliği olmayan biri olmalıydı. Dikkat çekmeyen, asla ünlü olamayacak biri. Halktan biri...
Tam bu sırada boş fincanları toplamak için çaycı Hüseyin içeri girdi. Kimse toplantı odasına girdiğini fark etmedi. Varlığı ve yokluğu belirsiz gibiydi. Fincanı almak için izin isteyinceye kadar kimsenin fark etmediği. Adını kimsenin bilmediği
ya da öğrenmek istemediği bir kimse. Çaycı diye seslenilen biri.
Evet, kurban bulunmuştu. Çaycı Hüseyin dışarı çıkınca, sihirbaz pezevenk masadakilere dönüp, "çaycı olsun" dedi. Sonra önemsiz bir detay gibi sordu, "adı ne?"
İşin ilginci masadakilerden sadece birisi ismini biliyordu ama o da emin değildi, "Hüseyin'di sanırım" dedi.
"Tamam, Hüseyin olsun. İtiraz edeceğini sanmam, iki üç maaş ikramiye verin, bu işi halledin. Sadece yüzünün görüntüsünü değil, günlük her halini çekmenizi istiyorum. Ailesiyle, çay yaparken, dolmuş beklerken, vs. tuvalet ve yatak odası hariç her yerde görüntüleyin. Unutmayın tek kare olacak. Fotoğraf işimizi görür. En az 100 fotoğraf istiyorum. Sonra belki sayıyı yükseltebiliriz. Şimdilik bu kadar, toplantı bitmiştir".
Patrondan emri alır almaz çalışmaya başladılar. İlk iş çaycı Hüseyin'i ikna etmekti. Umduklarından kolay oldu, fazladan bu iş için para alacağını öğrenince heveslenmişti bile. Bir reklam filminde yer alacağını sanmıştı.
Hüseyin, sessiz, sakin ve varla yok arası biriydi. Daha önceki çaycı fazla belalı bulununca işten çıkartılmış ve yerine Televizyondaki birinin tanıdığı olarak Hüseyin işe alınmıştı. Aslında tanıdık da çok tanımıyordu ya neyse. Karısı ve iki kızı vardı. İstanbul'un dışında varoşlarda bir yerde bir gecekonduda yaşıyordu. İşe gelip gitmek için her gün dört saat yol gitmesi gerekiyordu. Sabah çayı hazır etmesi için işyerinde en geç 7:00 de olması gerekiyordu. Yani evden sabah beşte çıkmalıydı. Akşamda 10 gibi dönerdi. Yine de halinden hiç şikayetçi değildi. Cumartesileri erken çıkmak ve kahvede arkadaşları ile bir iki el pişti oynamak onu mutlu ederdi. Pazar günleri ise neredeyse bütün gün uyur ve bir görev gibi karısıyla sevişirdi. Karısı, kızları dışarı oynamaya çıkardığında yataktan kalkar, piknik tüpünün üstüne konan su daha kaynamadan da sevişme biterdi.
Bu sıkı düzen onu nedense rahatlatırdı. Halini soranlara her zaman gülümseyerek "Allaha şükür iyiyim" derdi. Bir işi vardı ve sigortalıydı.
Bu reklam işi çok hoşuna gitmişti. Karısı daha çok gelecek olan üç maaş ikramiye ile ilgileniyordu. Elden düşme bir çamaşır makinesi için yeterli paraydı. Hüseyin ise fark edildiğine seviniyordu.
Televizyonda çok az kişi ona adı ile seslenirdi. Onlarda kendi gibi varoşlarda yaşayan güvenlik görevlisi, şoför ve aşçıydı. Onun dışında hemen herkes için o sadece çaycıydı. İsmi ve kişiliği olmayan, orada varlığı hiçbir şeyi değiştirmeyen,.ortaokul mezunu, çay yapmaktan ve temizlikten başka bir işe yaramayan biri. Tam da sihirbaz pezevengin istediği gibi, alabildiğine sıradan ve renksiz. .
Toplantının yapıldığı günün hemen ertesinde ellerinde kablolar ve kameralarla koşmayı çok seven ve her daim kot pantolon giyen programcılar, ona ilk defa adı ile hitap ederek, "Hüseyin şöyle gülümse, şimdi bardağı al" diyerek resimlerini çektiler. Sadece televizyonda değil, otobüs durağında beklerken, bakkaldan sigara alırken, kızlarına sarılmış halde bir sürü fotoğrafını çektiler. Bu ilgi sadece Hüseyin'i değil, karısını ve kızlarını da memnun etmişti. "Bizim beyi reklama çıkartacaklar" diye hava atmıştı karısı komşulara.
Fotoğrafların yanı sıra, çok kısa filmler de çekmişlerdi. Bunu sonradan sihirbaz pezevenk istemişti.
Fotoğraflar çıkar çıkmaz, taranmış ve montaj için kullanılan bilgisayara aktarılmıştı. Resimlerin her bir programda iki dakikada bir eklenmesini istemişti sihirbaz. Daha sonra bu süreyi yarım dakikaya indirmişti. Her yarım dakikada bir, bir saniyelik görüntünün içine Hüseyin'in bir resmi bir kareye konmuştu. Her seferinde farklı bir resim olmasına dikkat etmişlerdi.
Resimleri hemen her programa koydular. Haberler, filimler, yarışmalar ve tabi ki eğlence programları ama reklamlardan uzak durmuşlardı. Ne olur, ne olmaz, ekmek kapısı ile oynanmazdı. Montajcıların işi çok zor değildi. Biraz sıkıntılı bir işti ama yapıyorlardı. Sihirbaz herkese, çenelerini kapamalarını sıkı sıkıya tembihledi. Yoksa kapının önünde bulurlardı kendilerini.
Hüseyin 'in resimlerinin olduğu tek karelerle dolu programlar ve yarışmalar bir hafta sonra yayınlanmaya başlandı ve hepsi beklemeye başladı.
Hiçbir şey olmadı. Kimse tek kareleri fark etmedi. Kimse televizyonu aramadı. RTÜK, resmi antetli kağıda yazılmış hesap soran yazısını noter aracılığı ile göndermedi. Bütün gün televizyonda, altı kişinin bir evde ne yaptıklarını seyredecek kadar budala olan beyni sulanmış izleyiciler bile durumu fark etmedi.
Patronun çuvalladığını düşündüler. Ama o "devam" dedi. "En az iki ay böyle gideceğiz, durmak yok."
Daha sonra aklına bir şey geldi Sihirbazın. Resimlerin altına Hüseyin adı ve soyadı yazıldı. Hüseyin Demir. İki hafta sonra, resimlerin altına sadece isim değil, "iyi insan", "dürüst insan" ve "akıllı insan" gibi ufak notlar da eklendi.
Kimse sihirbazın ne gibi bir pezevenklik yaptığını anlamamıştı.
Ara sıra Hüseyin'i yanına çağırıyor ve onunla konuşuyordu. Patronla konuşmak Hüseyin'in çok hoşuna gitmişti. Toplantılar dışında ona çay falan götürmezdi, bu işi iki sekreterden biri yapardı.
Sonra yavaş, yavaş Hüseyin'in yaşamı değişmeye başladı. İlk başta ne olduğunu pek anlayamadı. İnsanlar nedensiz ona daha iyi davranmaya başlamışlardı. Televizyonda çalışanlar değil, sokakta ya da otobüste karşılaştığı ve hiç tanımadığı insanlar. Her gün bindiği otobüsün şoförü, askerliğini nerede yaptığını sordu. Gençten bir delikanlı ona yer verdi. Çeşitli bahanelerle tanıştığı insanların hemen hepsi söz birliği yapmışçasına, "ya seni bir yerden tanıyorum ama çıkartamadım. Memleket nere?" diye soruyorlardı.
Yolda ve otobüste ona dikkatlice bakanları anlayamıyordu. Durduk yerde niye böyle dikkat çekmeye başlamıştı? Yaşamında her şey niye birdenbire değişmişti? Bu aslında hoşuna gidiyordu ama bir taraftan da korkutuyordu.
Otobüste biri yanına gelerek, "abi senin adın Hüseyin mi?" diye sordu. Hüseyin şaşkınlıkla, "evet" dedi. Şaşırma sırası bu sefer adamdaydı. Abi adını biliyorum, sima da yabancı gelmedi ama nereden tanıştığımızı çözemedim" dedi. Sonra Hüseyin'e baktı epey bir. Askerliği nerede yaptın diye sordu bu sefer. Polatlı topçu okulu cevabını alınca yüzünü buruşturdu.
Adam istediği cevabını alamamanın hayal kırıklığı ile bu sefer memleketini sordu. Malatya cevabı da istediği cevap değildi. Bir türlü ortak nokta bulamasalar da sohbet etmeye başladılar.
Hüseyin'in ineceği durağa gelince, "dükkana da beklerim muhakkak. Ata sanayideyim, eksozcu Cemal usta dersen herkes bilir" deyip uğurlamıştı. Hüseyin'in birden başlayan bu ayak üstü sohbetlerle gelişen arkadaşlıklar hiç olmamıştı. Kahvedeki üç pişti arkadaşı dışında doğru dürüst arkadaşı da yoktu. Hiçbir anlam veremiyordu olan bitene.
Yine de hoşuna gitmişti ilgi. Sanki sihirbazdan gelmişti bu. Bu yüzden Sihirbazı seviyordu. Patron olsa da "iyi bir insandı".
Sihirbazla, onun odasında sohbet ederlerken birden, hayatında başlayan bu ilgiyi ağzından kaçırdı. Bir anda herkesin kanı kaynadığı biri oluvermişti. Bunu duyan sihirbazın birden bire gözleri açıldı ve kilitlenmiş gibi Hüseyin'e dikkatlice baktı. Bir densizlik yaptığını sanan Hüseyin hemen özür diledi. Ama Sihirbaz çok memnun olmuştu. "Bu çok iyi ya Hüseyin, çok iyi" dedi.
Hüseyin bunun neden çok iyi olduğunu ve patronu niye bu kadar sevindirdiğini de anlamamıştı, sadece "size iyi tomurcuk çayı yapayım mı?" diye sormuştu. Evet cevabını alınca memnuniyetle odadan çıkıp aşağıya inmişti.
Bulduğu fikrin işe yaraması sihirbazın çok hoşuna gitmişti. Bir hiç olarak görülen bir insanı yeryüzüne çıkarmıştı. Kendini bir tanrı gibi hissediyordu. Demek ki istediğini zirveye taşıyabilirdi. Kim olduğu hiç ama hiç önemli değildi, yeter ki o istesin. En sıradan, en iddiasız insanı bile yeniden var edebiliyordu.
Hırsı onu tekrar dürtükledi. Sihirbazın kendi kendine sorduğu soru şuydu, "Nereye kadar? Hüseyin'in zirvenin neresine kadar taşıyabilirim?"
Bunu düşünürken bir sigara yaktı. Onu televizyonda bir programa çıkartıp sunucu yapabilirdi ya da koyunlarım dediği televizyon izleyicilerinin akşamları keyifle izledikleri uyduruk ve aptal dizilerden birinde rol verebilirdi. Ama bu sihirbaz için başarı sayılmazdı. Hem Hüseyin'in bunu kotarıp kotaramayacağı bile belli değildi. Görünürde çay yapma dışında hiç bir beceresi yoktu. Bütün bu eksilere rağmen onu zirveye taşımalıydı. Ama nereye?
Her zaman yaratıcı çözümler bulan beyni durmuş gibiydi. Aklına hiçbir şey gelmiyordu. Sıkıntıyla sigarasını söndürdü. Masanın kenarında duran gazeteye gözü takıldı. Her gün bütün gazetelere şöyle bir göz gezdirirdi ama asla okumazdı. Ancak emekliler ve memurlar bir gazeteyi baştan sona okurlar derdi hep. Birden bir başlık gözüne çarptı.
"İstanbul milletvekilinin ölümüyle, ara seçim zorunlu hale geldi. Yüksek Seçim Kurulu başkanı, kanun gereği iki ay içinde ara seçimlerin yapılmasının zorunlu olduğunu bir basın toplantısıyla açıkladı. Hükümet gerekli işlemler için YSK 'ya ek bütçe aktardı..." diye devam ediyordu haber.
Tekrar gözleri parladı. İşte aradığı zirve buydu. Hüseyin'i milletvekili yapabilirdi. Türkiye'de milletvekili olmak için gerekli olan tek şey ilkokul diplomasıydı ki Hüseyin ortaokul mezunuydu. Bunun dışında hiçbir yetenek ya da eğitime gerek yoktu. Rahmetli Adnan Menderes'in dediği gibi "odunu koysam milletvekili seçtiririm".
Zaten parti liderlerinin milletvekillerinde aradıkları tek özellik de sadakatti. Bunun dışında milletvekili adaylarından bir şey beklemezlerdi. İlkokul mezunu olsa daha bile iyiydi onlar için.
Sihirbaz yine o buluş hissini yaşadı. Bu harika bir duyguydu. Seksin ve gençken denediği uyuşturucuların verdiği zevkin de ötesindeydi. Kendi kendine, "eğer fizikçi olsaydım, Nobel'i kesin alırdım" diye içinden geçirdi. Yine enerjiyle dolmuştu. Bir sigara daha yakıp hızla detayları düşünmeye başladı.
Tam bu sırada, Hüseyin çay bardağı ile içeri girdi ve saygı ile masanın üstüne bıraktı. Keyfi çok yerinde olan Sihirbaz, gülümseyerek "Hüseyin milletvekili olmak ister misin?" dedi.
"Buyur beyim?" diye şaşkınlıkla cevap verdi.
Hüseyin'in şaşkınlığı yüzünden okunuyordu. Sihirbaz kahkaha attıktan sonra teklifini tekrarladı.
"Milletvekili olmak ister misin?"
"Ben mi?"
"Evet sen"
Patronun şaka yaptığını sanan çaycı Hüseyin öyle aval, aval baktı. Sonra da aptalca sırıttı.
"İster misin?" diye tekrarladı.
Hüseyin sanki onun hakkında açıklanmış ve karşı gelemeyeceği bir mahkeme kararını dinler gibi boynunu eğerek, "Siz bilirsiniz beyim" dedi.
"Orasını bana bırak, sadece dediklerimi yap. Seni Ankara'ya göndereceğim" dedi. Sonra da Hüseyin'in getirdiği çayı keyifle yudumlamaya başladı.
Ayakta hala şaşkınlıkla duran Hüseyin öylece bakıyordu. Sihirbaz gülümseyerek, "şimdi git yarın konuşuruz" dedi ve önündeki gazeteyi tekrar okumaya başladı.
Hüseyin uslu bir şekilde "peki beyim" deyip çıktı. Hiçbir şey anlamamıştı. Kendisini milletvekili olarak düşünmeye çalıştı ama bir türlü beceremedi. Ortaokul bitince otobüs şoförü olmayı istemişti ama doğuştan çok az gören sol gözü nedeniyle ehliyet alamamıştı. Bunun dışında bir şey olmayı düşünmemişti. Kendine itiraf edemese de, başka bir mesleği ya da işi kendine yakıştıramamıştı. Milletvekili olmak mı? Bunu kimseye söyleyemezdi, gülerlerdi. Hele kahvedekiler... Belki patronu TBMM'de çaycılık ayarlayabilirdi. Devlet işi sağlamdı ve güvencesi vardı. Ankara'da da yaşardı.
Nedense eve varınca milletvekili olmak düşüncesi tamamen kafasından gitmişti. Herkese yaptığı gibi, sihirbaz da ona takılmış ve dalga geçmişti. Sessizce kabullendi bunu ve unuttu.
Her ne kadar Hüseyin bu teklifi hiç ciddiye almamış olsa da, Sihirbaz detayları ve planları çoktan yapmıştı. Ara seçimlerin yapılacağı bölge dinci partinin kalesi olarak biliniyordu. Son üç seçimdir hep tulum çıkarmışlardı. Teşkilatları bir İsviçre saatinin kusursuzluğu içinde işliyordu. Ev, ev gezip tüm seçmenleri yakın markaja alıyorlardı. Aslında burası eskiden solun kalesiydi ama seçmenler yalnız hayata değil aynı zamanda sol partilere de küsmüşlerdi.
Memleketinde yaptırılan gösterişli mezarlığında yatan kayınpederinin bu parti ile hayatta iken güçlü bağlantıları vardı. Bu bağlantıları hala kullanabilirdi. Onlara televizyonun imkanlarından yararlandırabilir, bunun karşılığında Hüseyin'i milletvekili seçtirtebilirdi. Parti o bölgede çok güçlüydü, isterlerse bunu yapabilirlerdi. Şeriat gelecek diye onlara karşı olan medyada bir yandaşa hemen evet diyecekleri de kesin gibiydi. Yapılması oldukça kolay bir alışveriş. Destek karşılığında bir milletvekilliği. Hüseyin onlara sorun çıkarabilecek biri de değildi.
Ama sihirbaz öyle yapmadı. Seçim bölgesinde hiçbir varlık gösteremeyen ve hatta aday koyup koymama konusunda bile tereddütlü olan başka bir partiden aday gösterdi Hüseyin'i. Geçen seçimlerde bu parti bu bölgede yüzde iki gibi komik bir rakamı anca bulabilmişti.
Partiye yapılan yüklü bir bağışla Hüseyin'i o bölgeden aday gösterdiler. Parti burada seçimi kazanmasının imkansız olduğunu bildiği için gelen yüklü bağışın iyimser havasıyla Hüseyin'i hemen ilk sıraya aldılar, zaten üçüncü aday da yoktu. İkinci aday ise temiz beyaz mendil taşıma sevdalısı bir öğretmen emeklisiydi. Biraz emekliliğin getirdiği can sıkıntısından biraz da konu komşuya hava atmak için aday olmuştu. Bu iş için arabasını satmış ve üstünde "Milletvekili adayı" yazan komik bir kartvizit bile bastırmıştı.
Küçük anayasa kitapçıklarında yazdığı gibi teorik olarak Hüseyin oradan milletvekili seçilebilirdi ama pratikte bu neredeyse imkansızdı. İşte sihirbaz için sihirli kelime buydu, "imkansız". O her zamanki gibi imkansızı yapmak istiyordu.
Herkes ağız birliği etmişçesine "olmaz" diyordu. Dinci partinin kalesi olarak bilinen bir yerde, seçim arabası kiralamayı bile gereksiz bulan zayıf bir partiyle ve Hüseyin gibi hiçbir özelliği olmayan bir adayla bu iş imkansızdı. Bütün bu ateşli itirazlara sihirbaz pezevenk sadece gülümsüyordu. Sonrada kendinden emin bir tavırla, "bekleyin ve görün" diyordu.
Bir halkla ilişkiler şirketiyle anlaşıldı. Seçim kampanyasını onlar hazırlayacaktı. Onun giyeceği lacivert takım elbiseden tutunda, kağıttan bakarak okuduğu konuşmalara kadar her şeyi ayarladılar. Ukalaca dedikleri gibi, "we make perfect
PR".
Bütün bu görünen kampanyanın yanında, bir de görünmeyen bir kampanya televizyonda sessiz sedasız tek karelik zamanlarda başlamıştı. Halkla ilişkiler şirketi ne kadar böbürlense de yaptıkları hiçbir şeyin işe yaramayacağını sihirbaz biliyordu. Bu işe yaramaz ukalalar ordusunu asıl kendi kampanyasını örtmek, dikkati başka yöne çekmek için kiralamıştı.
Seçim bölgesindeki insanların hangi programları çok seyrettiği reyting analizlerinden bulunmuştu. Bu programlara yüklenmeye başlamışlardı. Bu programlarda artık eskiden daha fazla Hüseyin'in resimleri gösteriliyordu.
Sihirbaz cüretkar bir hamle yaparak, gösterilen resimlerin altına "Hüseyin'i seçin", "Dürüst ve çalışkan aday", "İyi aile babası" vs. gibi yazılar eklendi. RTÜK bunları fark ederse Ankara'dan çatık kaşlı bir ağabeyi göndereceği kesindi. Bu risk kendisine söylendiğinde, sihirbaz dudak kıvırmış ve "boş verin Ankara'daki memurları, onlar denizi göremedikleri için ufukları Gölbaşı ile sınırlı" deyip dalga geçmişti.
Ara seçim olduğu için seçim kampanyası için sadece bir ay süre tanınmıştı. Halkla ilişkiler şirketi bu dar zamanda kendince her şeyi yaptı. Hüseyin'in seçilemeyeceğini onlar da biliyorlardı ama profesyonel oldukları için aldıkları paraya bakıyorlardı. Her ne kadar kapıcılarına seslenir gibi bazen "Hüseyin efendi" demek isteseler de, milletvekili adayı ve tabi ki velinimetlerine saygıda kusur etmiyorlardı.
Hüseyin olan bitenden çok memnundu ama bir külkedisi masalında olduğunun da farkındaydı. Külkedisi masalını bilmese de, her şeyin bitip, arabanın bal kabağına, atların da farelere dönüşeceğini düşünüyordu. Gittikleri kahvelerde kağıttan okuduğu vaatlerden sonra kopan alkış onu aptala çeviriyordu. Bu alkışın kendisi, bedava dağıtılan çaylar yoksa içeriğini tam olarak kavrayamadığı konuşmaları için mi? olduğunu bilemiyordu. Her yerde sevgiyle ve kucak dolusu ilgiyle karşılaşıyordu.
Garip bir şekilde bu toz dumanın yatışmasını ve eski sıradan, sakin günlerine dönmeyi bekliyordu. Bütün bu olup bitenler onun için çok ama çok fazlaydı.
Dinci parti olan biteni alaycı bir umursamazlıkla uzaktan izliyordu. Ne Hüseyin'i ne de on metrekarelik sefil seçim bürosu olan laik partiyi umursuyorlardı. Hüseyin'e gösterilen ilgiyi küçümsüyorlardı. "Halk herkesi alkışlar ama sadece bir partiye oy verir" diyorlardı. Kazanacaklarına o kadar emindiler ki, birinci sıradan aday gösterilen dini bütün avukat Ankara'dan ev bakmaya bile başlamıştı.
Seçim günü gelip çattığında Hüseyin Pazar uykusundan olmanın verdiği huzursuzlukla ona Beyoğlu Vakko'dan alınan lacivert takım elbisesini giydi. Halkla ilişkiler şirketinin elemanları onu birazdan gelip alacaklardı. Sihirbaz ise kendinden çok emin bir şekilde seçim sonuçlarının açıklanacağı vakte kadar bahçesinde miskinlik yapmayı tercih etmişti.
Ara seçim nedeniyle birden hatırlanan ve yenilenmiş asfalt yollarla şımartılmış seçmenler ise Pazar sabahı erkenden seçim sandığının önünde kuyruklar oluşturmaya başlamışlardı.
Sandıkların önünde oluşan ve bekleyenleri huzursuz eden kuyruğun sebebi, ne sandık sayısının yetersizliği, ne de seçmenlerin fazlalığıydı. Sandık görevlilerinin hepsi çok hevesli olmasalar da işlerini aksatmadan düzgünce yürütüyorlardı.
Kuyruktaki bu can sıkıcı bekleyişin bir tek nedeni vardı. Mührü oy pusulalarına basmak için eğreti bir örtü ile kapatılmış bölüme giren seçmenler içeride gereğinden çok bekliyorlardı. Dinci partinin Kuran'a el bastırarak yemin ettirdikleri inanmış seçmenler bile içeride bir süre oyalanıyordu. Sandık başkanları ve seçimi izlemek için sağdan sola koşturan muhabirler bunu kararsız seçmenlerin çokluğuna yormuşlardı.
Aslında seçmenler kararsız değildi. Ailece yapılan bir piknik havası içinde seçim sandığına giden tüm seçmenler, kararlı bir şekilde ufak pirinç mührü ellerine alıp oy pusulası ile yalnız kalınca garip bir şey oluyordu. Hemen, hemen hepsi mührü dinci partinin ambleminin altına basacakken, oy pusulasındaki Hüseyin'in ismin görünce duraksıyor, bir süre tereddütte kaldıktan sonra elleri Hüseyin'in isminin altına gidiyordu. Bunu neden yaptıklarını kendilerine bile açıklayamıyorlardı. Sanki bilmedikleri görünmeyen fakat çok güçlü bir kuvvet, ellerinden tutup mührü onların yerine basıyordu. İçlerinden yükselen ama onları da aşan bir şey. Neydi bu? Anlayamamışlardı ama hiç biri de bu kuvvete karşı koyamamıştı.
Dışarı çıktıklarında kendilerine bile itiraf edemedikleri bir suçluluk duygusu ile, "hangi parti" diye soranlara, mahcup bir ifadeyle "tabi ki partimize, inananların partisine" deyip oradan çabucak uzaklaşıyorlardı. Çoğu sanki bir suç işlemiş gibi hemen eve dönüyor ve televizyonu açıyor ya da soluğu uzaktaki bir akrabanın evinde alıyordu.
Oy verme işlemi belirlenen normal zamanında bitmedi. Beşte bitmesi gereken iş, kuyrukta bekleyen seçmen sayısının çok olmasından gece ona kadar sarkmıştı. Partilerin getirdiği dürüm ve ayranla karınlarını doyuran bıkkın sandık görevlileri son seçmen de oyunu kullandıktan sonra gösterişli bir şekilde sandıkları açtılar. Sonuçtan çok emin görünen dinci partinin görevlileri dışında hiçbir partinin temsilcisi yoktu. Buna gerek duymamışlardı.
İlk sandıklar açılınca sihirbazın beklediği imkansız mucize gerçekleşmeye başlamıştı.
İlk sandıkta Hüseyin açık ara öndeydi. Neredeyse yüzde seksen oy oranına erişmişti. Hem sandık görevlileri hem de dinci partinin temsilcisi şaşkınlık içinde kalmıştı. Parti görevlisi "bu sandıkta tesadüf olmuştur, burası bizim kalemiz" deyip hemen diğer sandıklara koşturmuştu.
Ama sonuç diğer sandıklarda da aynıydı. Hüseyin yüzde 76 gibi ezici bir oy oranıyla diğer partiden milletvekili seçilmişti.
Bu sürpriz sonuca Hüseyin dahil olmak üzere herkesi çok şaşırmıştı. Televizyonlar yayınlarını kesip kesinleşen seçim sonuçlarını "Ara seçimde büyük sürpriz!", "Büyük hezimet" vs. gibi başlıklarla verdi. Hüseyin'in seçildiği partinin lideri bile şaşkınlık içindeydi ama bozuntuya vermemek için sonuçları "Halkın partilerine duyduğu inanç ve güvenin bir göstergesi" olarak yorumladı. Dinci partinin lideri ise tam anlamıyla şoktaydı. Yutabileceğinden daha büyük bir hezimetti. Sadece, "halkın yüksek iradesine saygılıyız" demekle yetindi. Hüseyin'in karısı sonucu duyunca bayılmış, arkadaşları ise kahvede nara atmışlardı. Zavallı Hüseyin ise ona uzatılan mikrofonlara sadece "Sağ olun, sağ olun" deyip durmuştu. Biri çıksa, "Sonuçlar yanlış, seçilmedin" dese, hemen huzur içinde eve dönecek ve eski yaşamına devam edecekti. Ama herkes elini sıkıyor, sarılıyor ve sırtını sıvazlıyordu.
Şaşırmayan tek kişi ise, bahçesindeki şezlongda oturup önündeki ufak televizyona bakarken keyifle purosunu tüttüren sihirbazdı. Sonuçlar kesinleşince televizyonu kapatmış ve bahçedeki görünmez bir kalabalığa "bekleyin ve görün demiştim size" diye fısıldamıştı.
Bu mucizevi seçim sonucu günlerce gazetelerde ve televizyonlarda hararetle tartışıldı. Herkes kendine göre açıklamaya çalışmıştı bu mucizeyi. Bazı köşe yazarları halkın laik ve Atatürkçü değerlere sahip çıkması olarak yorumladı. Bazılarının kritiğine göre, yaşanan yolsuzluklar ve kirlenme nedeniyle halk tercihini pek özelliği olmasa bile kendinden ve dürüst bir aday yönünde kullanmıştı. Ne olursa olsun halkın iradesi esastı. Dinci parti ise yaşadığı yenilgiden dolayı allak bullak olmuş, hırsla "neden yenildik?" sorusuna cevap aramak için kendi içinde komisyon kurmuştu. Nedenini bulamadılar. Sadece o bölgedeki parti başkanını değiştirmekle yetindiler.
Seçimden iki gün sonra milletvekili mazbatasını almak için uçakla Ankara'ya sihirbazla giden Hüseyin hala şaşkındı. Sanki her an bir şey olacak diye korkuyordu.. Uçakta kemerini bağlarken ve güzel hostesin uzattığı kahveyi alırken eli hep titriyordu.
Ankara'nın soğuk ve sevimsiz sokaklarından birinde bulunan Yüksek Seçim Kurulu'nda, önüne konan kağıtta gösterilen yere imza atıp milletvekili mazbatasını aldığında, onu tebrik eden görevliye Hüseyin şaşkınlıkla bakmış ve sanki milletvekilliğini o adam dağıtıyormuş gibi "Allah sizden razı olsun" dedi. Adam içinden "kimler milletvekili oluyor" diye geçirse de, Hüseyin'in elini sıkıp, "devlete millete hayırlı olsun" deyip sırtını sıvazlamıştı. Ne olursa olsun sonuçta o bir milletvekiliydi, bir gün işe yarayabilirdi. Dışarı çıktığında etrafını saran kalabalık ve patlayan flaşlar onu ürkütmüştü. Gözleri tanıdık birini yani sihirbazı aradı ama ortalarda yoktu.
Sihirbaz biraz uzakta memnuniyetle olan bitene bakıyordu. Yanında ayakta duranlardan biri, "vay be, adama bak, üç ayda çaycılıktan milletvekilli oldu" dedi.
Sihirbaz kendinden emin bir tavırla adama dönüp bir yanlışı düzeltir gibi "hayır 0.04 saniyede" dedi. Ne demek istediğini anlayamayan adam ona şaşkınlıkla bakıp, "pardon anlamadım?" diye sordu. "Boş ver" diyen Sihirbaz, Hüseyin'i tebrik etmek için kalabalığa doğru yürürken "0.04 saniye neler olmaz ki" diye mırıldandı ve gülümsedi.
Farkındaydı. O çok iyi bir sihirbazdı, herkesin gözü önünde numarasını yapmış ve kimse hiçbir şey fark etmemişti. Aynı zamanda kaliteli bir pezevenkti, en ucuz malı bile fahiş fiyata satabiliyordu, yani kısaca iyi bir televizyoncu ve reklamcıydı.
Kendini çok ama çok iyi hissediyordu. Bir yarı tanrının hissedebileceği kadar iyi...
yorumda bulunmak için tıklayın
öyküyü
arkadaşınıza tavsiye etmek için tıklayın
Mehmet Emin Arı