Onu
ilk defa şehirdeki büyük mağazalardan birinin spor reyonunda görmüştüm
ve görür görmez deyim yerindeyse tam anlamıyla çarpılmıştım.
Öylesine
etrafıma bakınıp geziniyordum, hani bonusgiller gibi bir şey tüketme
sevdamda yoktu. Yarım saat sonrasına bir randevum vardı ve ben
vakit öldürmek için biraz da klimasından akan serinlik
nedeniyle büyük mağazada aylak aylak dolaşıyordum. Şehir
insanının eğlencesi işte.
Ve
birden onu gördüm. Orada öylece duruyordu. İnanılmaz zarif ve
çekiciydi. Görünce heyecanlandim (böylesi çekici bir şey
olamazdı) daha sonraysa şaşırdım (hem de Ankara'da). Garip
hatta safça göründüğümün farkındaydım ama orada öylece
ona bakmaktan da kendimi alamıyordum. Allahtan etrafta bana
bakan yoktu ve aramızdaki mesafe yaklaşık bir on metre kadardı.
Yanına
yaklaşmadım. Mesafeyi koruyarak uzaktan incelemeye başladım.
Nedense erişilmez gelmişti bana. İnce ve zarif bir gövdesi
vardı. Başı hafifçe öne doğru eğikti ve yere incecik bir
dokunuşla basıyordu. Bir ilkbahar sabahı güllerle kaplı bir
bahçedeki açmamış bir gül goncasının üstünde hayatın geçiciliğini
anımsatırcasına kısacık bir ömrü olan bir çiy damlasından
yansıyan günün ilk ışığı kadar az bulunur bir zarafet ve
parlaklığa sahipti. Gövdesi alabildiğince ince olmasına rağmen
çok güçlü görünüyordu. Yukarıdan aşağıya doğru elmasla
kesilmiş gibi duran keskin hatlarla bezenmiş eski yunan tanrıça
heykelleri gibiydi sanki.
Onun
bir benzerini yıllar önce daha dokuz yaşındayken okuldan dönerken
büyük bir abinin yanında görmüştüm ve yeni yetme halimle
hayran kalmıştım. Aşk kelimesini bilseydim muhakkak aşıkda
olurdum ama dokuz yaşındayken insan aşkı bilmezdi ki. Sürekli
sıratan o abiyide delice kıskanmıştım. Bu kadar harika bir
parça bu budalanın ellerinde mi olmalıydı? Ama işte gerçekde
buydu, talih böylesine kör gözlü bir kocakarıydı maalesef.
Harukülade güzellikleri öylesine özensiz ve adaletsizce saçıp
savuruyordu.
Ona
çok benzeyen ama ondan daha güzel ve zarif olanı işte şimdi
karşımdaydı. Kafamın içinde saplantılı tek bir düşünce
oluşmuştu: her ne pahasına olursa olsun ona sahip olmalıydım.
Yıllarca içimde saklı kalan ergenlik düşümü gerçekleştirmeliydim.
Hesaplı kitaplı olan ben onu görünce her şeyi bir kenara bıraktım.
Mavi melek filmindeki Profesörün Marlen Dietrich karşısında
yaşadığı türden bir tutkuya bulanmıştım sanki ama ben
profesör gibi çaresiz değildim. En kısa zamanda her ne pahasına
olursa olsun ona sahip olacaktım.
Biraz
yürüyüp, durdum ve saklayamadığım istekli bakışlarla
tekrar uzun uzun baktım. Aramızdaki mesafe beş metreye
kadar inmişti. Daha da belirginleşen heyecan verici hatları
beni deli ediyordu. Bir an için kendimi onun üstündeyken hayal
ettim ve heyecanım inanılmaz derecede arttı. Zarif ve utangaç
bir şekilde öne doğru eğilen başını ellerimle sıkıca
kavradığımı ve üzerine iyice yayıldığımı düşledim. Artık
tutkuma hakim olamıyordum. Bir adım daha atacakken, cep telefonu
vahşi moğol istilacılar gibi bağırarak çalmaya başladı.
Hayatı kolaylaştırdığı öne sürülen zımbırtılar içinde
en işe yaramazı olan cep telefonu istemeyerek açtım. Bu muhteşem
şiirsel anın büyüsünü bozduğu içinde cep telefonunu icat
eden İskandinavyalı tüm mühendislere okkalı bir küfür
savurdum. Her aklı başında entellektüel İskandinavyalı gibi,
neden bitmeyen gündüzlerin sonunda yaşamı anlamsız bulup adam
gibi intihar etmiyordu da böyle insanın hayatını zehir eden
aletler yapıyordu ve daha kötüsü bunu teknoloji delisi biz Türklere
bedavadan ucuz fiyatlarla satıyordu. Cep telefonu olayını
derinlemesine düşünüp analiz edeceğimi kendi kendime söz
verip kızarak telefonu açtım.
Arayan
buluşacağım kişiydi. Buluşmaya on dakika gecikmişim,
Neredeymişim? Kısa ve hatta sert cümlelerle birazdan
orada olacağımı söyledim ve telefonu kapadım.
Özlemle
tekrar ona baktım. Burada bulacağımı bildiğim için içlenerek
ve istemeyerek de olsa oradan ayrıldım. En kısa zamanda geri dönecektim.
Tek tesellim aynı yerde bulacağımın garantisiydi. Geri dönüp,
oradan ayrılırken, çok zor duyulur bir sesle "I'll be back
baby" parçasını mırıldanıyordum.
Daha
sonraki bir hafta boyunca her gün ve neredeyse her saat aklıma
geldi. Zarif gövdesi, uyumlu hatları, zarafeti, inceliğiyle
neredeyse zıt olan o gücü, bitmeyen internet reklamları gibi sürekli
hep gözümün önüne geliyordu. Onu deliler gibi istiyordum.
Hiç
bir hesap kitap artık beni durduramazdı. Arkadaşlarımın ve
dostlarımın ne diyeceğini tahmin ediyordum, "Eşşek kadar
adam oldun, sana hiç yakışıyor mu? falan diyeceklerdi".
Allahtan bir karım yoktu. Onu ve beni yanyana görünce
girebileceği kıskançlık krizlerini tahmin edebiliyordum.
Sevgilimde uzaklardaydı ve ne yaptığımı bilemezdi, göremezdi.
Rahatlıkla onunla olabilirdim. Tabi şehirde asla olmazdı.
Arabayla mezun olduğum üniversitenin arka taraflarına
gidebilirdik, oralar hem oldukça ıssızdı hem de çevre olarak
çok güzeldi. Böylece rahatlıkla gözlerden uzak birlikte
olabilirdim. Keyfime diyecek yoktu. Geri kalan tek şey ona
sahip olmaktı. Bu benim için inanılmaz kolay bir şeydi. Akşam
iş çıkışı tekrar aynı mağazaya gittim. Beklediğim gibi
ordaydı, yine güzel, yine zarif ve yine çok çekiciydi. Gövdemi
hafifce öne eğerek sert adımlarla ona doğru yürümeye başladım
ve bu sefer "You'll be mine baby" parçasını mırıldanıyordum.
Sert
adımlarım beni onun yanında ayakta duran adama getirmişti.
Elleri kavuşmuş bir şekilde bana öylece merakla bana bakıyordu.
Karşısında durdum ve hiç vakit kaybetmeden başparmağımla
onu işaret ederek,
"bu
bisikleti satın almak istiyorum" dedim.
Satıcının
yüzüne birden gevşek bir marketing gülümsemesi otomatik
olarak yayıldı. "Tabi beyefendi" Nakit mi kredi
kartı mı? dedi.
"Kredi
kartı" dedim gülümseyerek ve cüzdanımdan çıkardığım
kredi kartıyla, kimliği satıcıya uzatırken diğer elimle
shimano vites takımlı, 18 vites (iki önde ve 9 tane arkada),
vitesleri frenden değişen mekanizmalı (en yeni teknoloji), 28
jant ince tekerlekli, aluminyum alaşım gövdeli, 8 kg ağırlığında,
mavi ve turuncu renkli, en ünlü markanın ürettiği yarış
bisikletinin açık buz mavisi incecik selesine hafifçe dokundum.
Sevincimden neredeyse zıplayacaktım.
Bu
bir fetişizm değildi, sadece belkide hiç büyümeyecek bir oğlan
çocuğunun geç kalmış iki tekerlekli düşünün gerçekleşmesiydi.
O oğlan çocuğu bendim. Almanya'dan gelen dayı oğlunun
bisikletine özlemle bakan o küçük oğlan çocuğun özlemini
gidermiştim.
O
artık benimdi. Öne doğru eğilmiş gidonunda tutup dışarı
birlikte çıkarken, hissettiğim şey mutluluktu ve bu sefer
"baby, you are mine" şarkısını söylüyordum
Mehmet Emin Arı