Zaman-Mekan Bükücüsü ve Kırpılmış Kedi  

(Bilimkurgu Öykü)

               

  

Ulusal Bilimler Akademisinin iki yüz yıllık binasının girişi hınca hınç doluydu. Bir bilimsel buluşun gösteriminden çok büyük bir pop konserinin girişini andırıyordu. Basın görevlileri ellerinde fotoğraf makineleri ne mankene ne de pahalı orospulara benzetemedikleri bilim adamlarının fotoğraflarını çekmeye çalışıyordu. Elindeki mikrofonu heyecanlı bir şekilde konuşmacıya tutan spiker, tarihi değiştirecek büyük buluşun bilimsel detaylarını "sokaktaki adamın" anlayacağı dilde anlatıyordu. Spiker bazen bilimsel bir terimin detaylı açıklamasını istiyordu. "uzay zaman eğrisi ne demekti? Rieman geometrisi neden okullarda okutulmuyordu? Nasıl oluyor da uzay-zaman eğrisi bükülebiliyordu?". Bilim adamı tüm soruları cevap verdikten sonra Rieman'ın öleli çok olduğunu ve ona ulaşamayacaklarını sahte bir üzüntüyle söylerken yanlarından geçtim. Hınca hınç kalabalık giriş kapısında kırmızı renkteki özel davetiyemi ve üniversite kimliğimi gösterip içeriye kolaylıkla girdim. Kapıdaki görevli elindeki listede adımı görünce uzun zamandır aradığı bir akrabasını görmüş gibi gülümsedi. Kırk yıllık dostmuşuz gibi "ooo! sayın profesör, hoş geldiniz" dedi. Bu nezaket karşısında ben de ister istemez gülümsedim ve içeri girdim. Geniş konferans salonu neredeyse dolmuştu. Bir düzineye yakın kamera henüz bir şey başlamamış olsa da çekim yapıyorlardı. Bir kaç grup bilim adamı bir araya gelmiş ve kendi aralarında hararetli bir sohbete girişmişlerdi. Aralarında tanıdığım bir kaçına el salladım. Yerime oturduğumda kapıdaki şirin genç kızın verdiği broşürü incelemeye başlamıştım. Üniversite mezunu sıradan bir kişinin anlayabileceği dille işin teorik ve pratik yanları anlatılıyordu. İnsanların kavramakta zorlandıkları dördüncü boyut, yani Rieman geometrisi garip ama sevimli bir karikatür kahramanı eşliğinde anlatılıyordu. Bu garip kahraman dört boyutlu uzay-zaman eğrisinin bir fileye benzeyen üçüncü boyuta yansımasında kütle çekimine göre boyu uzuyor ya da inceliyordu. Eh dedim kendi kendime, zayıflamak isteyen kadınlar için Rieman metodu en pratiği... Gülümsedim...

 

Bütün ziyaretçilerin yerini almasıyla ışıklar başlama saatinden iki dakika sonra söndü. Sahne aydınlandı. İşte sevgili dostum, ebedi rakibim ve ezeli düşmanım oradaydı. Bilim dünyasında efsaneleşmiş bir fizikçiden çok üne ve popülerliğe doymuş bir showmani andırıyordu. Buluşlarını seçkin bilimsel dergilerde seçkin bir elit topluluğa, sıradan insanlar için anlaşılmaz bir makale ile değil de böyle cafcaflı showlarla açıklamayı severdi. Bu onun hem asla doymayan egosunu biraz tatmin etmeye, hem de çok büyük bütçeli çalışmaları için finansman ve sponsor bulmasına yarardı. Fizik projeleri hep büyük bütçelerle yürür.

Ekrandaki rezil ışık gösterisine bakarken onun yüzünden yayılan o iğrenç gülümsemeyi görmemek için gözlerimi kapadım. Işık gösterisi bitince tek bir projektör onu aydınlattı. Sesindeki sahte dramatik havayı önünde kavuşturduğu elleriyle perçinlemeye çalıştığı zaman ondan ölesiye nefret ettiğimi bir kez daha hatırladım. Ölesiye nefret ediyordum ondan. Kıskançlık değildi sadece bu, utanıyordum ondan... Üniversitenin birinci sınıfından beri o benden ben de ondan nefret ederdik. Nefretimiz hep karşılıklı kıskançlık ve öfkeyle beslenmiştir.  İkimizin arasında bitmek bilmeyen rekabet her yerde kendini göstermiştir. Yüzündeki bu gülümsemeyi ya beni yendiği ya da bana yenildiği durumlarda "bunun bir seferi daha var" der gibi baktığında görürdüm hep. Birbirinden ölesiye nefret eden tüm çiftler gibi -ki bizim tek farkımız karı koca değildik ikimiz de başarılı fizikçilerdik- birbirimize ihtiyaç duyardık. Çelişkili bir şeydi ama nefret bizi dostlardan daha yakın yapmıştı. Ondan haber alamadığım bir sürenin sonunda asistanını arayıp bir yoklardım. O da sessiz kaldığım zamanlarda ortak dostlarımızı arardı. Bazen birbirimizi arayıp içinde nefretin ve iğnelemenin hiç eksik olmadığı gergin konuşmalar yapardık. Çoğu zaman bir şey danışmak ya da fikir sormak bahanesiyle yapılan bu telefon görüşmelerinin sonunda ikimiz de telefonu hırsla kapatırdık. Kırdığım iki telefondan sonra şaşkınlıkla "sizin gibi sakin bir insanın bu kadar sinirleneceğini asla tahmin etmezdim" diyen asistanım, bu zamanlarımda benden çekinirdi.

Birbirimizden ölesiye nefret ederdik. Nefretle beslenen her insan gibi nefret ettiği şeyi yaşamımdan ne atabildim ne de onu yok edebildim. Kendi kendinin kuyruğunu yiyen bir yılana benzer nefret. Isırdıkça kendini yok eder.

Allah’tan bu karşılıklı nefret ve kıskançlık bizi huzursuz teröristler gibi borderline bir kişilik haline getirmemişti. Verilen bilimsel ödüller, övgüler ve kişisel tatminin vermediği bir çalışma motivasyonu verirdi ikimize. Diğerini alt etmek bir tutkuydu. İnanılmaz bir tutku. Bazen sorardım kendime niye diye? Hatta aklıma bilinçaltında acaba birbirimize aşık olduğumuz fikri bile gelmişti.

 

Rezil ışık gösterisi ve ne için olduğunu anlayamadığım alkışlar bittiğinde iki projektör onu aydınlattı ve showuna başladı.

"Yüzyıllar boyunca Öklid geometrisine göre evreni tanımladık ve yorumladık. Bu geometri yetmedi çünkü bu geometri bizi bir karınca yapıyordu. " Arkadaki duvarda önce Öklidin bir arkeoloji kitabından alınma heykelinin bir resmi ve ardından da sevimli bir karikatür karınca resmi göründü.

 

"Eğer çok büyük bir kürenin üstünde yaşayan ve sadece iki boyutu algılayabilen bir karınca olsaydınız yaşadığınız dünyayı nasıl tanımlardınız?" . Sorusuna cevap almaya çalışan bir hoca gibi bir süre sessiz salona baktı. Tanrım!, orospu çocuğu rolünü gerçekten çok iyi yapıyordu. Herhangi bir cevap gelmeyince gösterişli bir şekilde elindeki beyaz kağıdı salladı.

 

"Dümdüz bir kağıt üzerinde yaşadığınızı sanırdınız. Kağıdı ne kadar bükerseniz bükün karınca için fark etmez çünkü karınca üçüncü boyutu algılayamadığı için hep dümdüz bir kağıtta yaşadığını sanır. Onun için yokuş ya da iniş yoktur, sadece sonsuza kadar uzanan bir düzlük vardır. O kadar...


Salondaki grup zavallı karıncanın haline üzülür gibi bir ses çıkardı. Sanırım hiç biri o karıncanın yerinde olmak istemezdi. Sanki kafamın içinden geçenleri duymuş gibi devam etti.

 

"Sanırım hiç biriniz bu sevimli karıncanın dünyasında yaşamak istemezdiniz. Kendinizi şanslı hissediyorsunuz. Evet, bir açıdan şanslısınız. Şimdi iki boyutta yaşayan bu sevimli karınca kağıt üzerinde x noktasından y noktasına nasıl gidebilir? Tabi ki şu yolu izleyerek."

 

Hızla kağıt üzerinde iki nokta arasında uzun bir çizgi çizdi.

“Şimdi kağıdı bükelim.“ Elindeki kağıdı büktü.

 

“Karınca nasıl gidebilir. Yine aynı çizgiyi takip ederek. Karınca burada bir yokuş mu tırmanacak? Cevap, hayır. Burada yokuş aşağı kayacak mı? Yine hayır? O hep dümdüz, hiçbir eğreltisi olmayan bir yolda gittiğini sanacak. Şimdi x ve y noktalarını üst üste getirdiğimizi varsayalım. O zaman bu sevimli karınca bu uzun yolu takip etmek yerine basit olarak bükülmüş kağıtta dümdüz giderek bu noktaya varabilir. Karıncanın bir çizgi evde yaşadığını varsayalım. Kendi bükülmüş evreni tam da bu evrene sığacak kadar olsun. Karınca kendi evinde bir duvardan çıkan bir başka karıncanın karşıdaki duvardan girmesine hayret edecektir. Fakat üçüncü boyuttan baktığınızda bunda hayret edilecek bir şey yoktur. Karınca evrenini büktüğümüz için bir noktadan giren aynen diğer noktadan çıkacaktır. Çok basit değil mi?" dedi ve onaylamalarını bekler gibi salondaki kalabalığa baktı. Birkaç kişi neredeyse budalaca sayılabilecek şekilde kafalarını salladılar.

 

"Eğer karıncanın evrenin büküp gideceği iki noktayı üst üste çakıştırırsanız zavallı karınca bu kadar uzun yolu tepmek yerine, x noktasından y noktasına atlayabilir. Bu karınca için mucizevi bir şeydir değil mi? Kesinlikle öyle. Bin adım atmak yerine sadece bir adım atmayı kim tercih etmez ki?"

 

Duvarda şimdi bir gülen karınca resmi duruyordu. İçimden yine küfrettim. Karıncalar bile bu lanet adamın elinden kurtulamıyor.

"Şimdilik karıncanın evrenini bir kenara bırakalım. Aslında bizler de birer karıncayız. Dört boyutlu uzay-zaman evreninde yaşarız ama sadece üç boyutu algılayabildiğimiz için dört boyutlu uzay-zamanı algılayamayız. Evrende sürekli aynı yönde gitsek, sonuçta aynı noktaya geleceğinizi söylesem bana inanmazsınız ama gerçek budur"

Dinleyicilerinin dediklerini hazmetmesi için bir bardak suyu alabildiğine yavaş içip yerine koydu. "Aklınıza gelen şeyi tahmin edebiliyorum. Karıncanın evreni için geçerli olan bizim için de geçerli mi? Yani kendi evrenimizi büküp Ankara’dan İstanbul’a sadece bir adım atarak gitmek mümkün mü?"

Salonda yeniden derin bir sessizlik oldu. Fizikçiler dışında herkes şok olmuştu. Aslında herhangi bir üniversitenin fizik bölümünde ikinci sınıfta okuyan her öğrencinin bildiği şeyleri, Tanrıdan gelen kutsal sırlar gibi açıklaması hepimizi sinirlendirmişti ama o bir showmandi. Başka türlü o yağlı araştırma fonlarını nasıl kapabilirdi ki.

 

Sorunun cevabını nefesini tutarak bekleyen dinleyicileri daha fazla bekletmeden verdi "teorik olarak evet" dedi. "eğer uzay-zaman eğrisini yeteri kadar bükebilirseniz bu mümkündür. Ankara, İstanbul arası bükülmeyecek, yani yeni tepeler falan oluşturmayacağız. Her şey yine eskisi gibi kalacak, Bolu’daki kebapçılar dahil. Bükme işlemi kendini dördüncü boyutta gösterecek ama üçüncü boyutta her şey aynı kalacak, tıpkı karıncanın kağıdının bükülmesine rağmen karınca için dümdüz olması gibi bir şey".  Kafasını kaldırdı ve seyircilere baktı.

 

"Pratik olarak günümüze kadar bu imkansızdı. Neden? Çünkü uzay-zaman eğrisini bükmek için çok ama çok büyük bir kütle çekime ihtiyacınız vardır. Einstein'ın bulduğu gibi" dedi. Arkadaki ekranda Einstein'ın dil çıkaran sevimli bir resmi göründü.

 

"Bunun için bir kara deliğe ihtiyacınız vardır. Güneşin kütlesinin 30 katı kadar büyüklükte bir kütle gerekir. Bu da dünyamızın kütlesinin yaklaşık 300 milyon katıdır. Eh bu kadar büyük bir kütleyi İstanbul-Ankara arasına koyarsanız ne olur siz düşünün. Karayolları Genel Müdürlüğü bu durumdan pek hoşlanmayacaktır sanırım" dedi.

 

Esprisinin ardından patlayan kahkahaların dinmesini sabırla bekledi. Kendi de usulca gülümsedi.Bu espriyi daha önceden bulduğu ve bir yere not ettiğinden adım gibi emindim. Tanrım ne kadar basitti, ne çok rol yapıyordu. Güneşin kütlesini de bilerek abartmıştı. Rakam kesinlikle yanlıştı ama doğrusu neydi ben de hatırlayamadım.

 “Peki bu kadar kütle kullanmadan bir kara delik yapabilir miyiz? Aslında evet ama bu kara delikler yani ev tipi kara delikler stabil değildir, hemen saniyenin milyonda birinde dağılırlar. Fakat eğer böyle bir kara deliği anti-madde ile dengelerseniz stabil olabilir. Peki anti-madde nerede? İşte burada” dedi ve eliyle bir kutuyu gösterdi. Sahneyi aydınlatan projektörün ışığı oraya yöneldi. Ufacık bir kara kutuya bağlı bir sürü kablo vardı.

 

"Yapay olarak anti-maddeyi üretmeyi başardık ve uzun araştırmalardan sonra uzay-zaman bükücüsünü yaptık" dedi. Eliyle bir işaret yaptı ve sahne tamamen aydınlandı.

 

Bir birinden uzak iki tane kapı çerçevesine benzer şey aydınlandı. Ortada kontrol ünitesi olduğunu sandığım bir bilgisayar vardı, kablolar saklanmıştı.  

"Buradaki birinci kapı uzay-zamanda x noktasına karşılık geliyor, diğer taraftaki kapı ise y noktasına, tıpkı karıncamızda olduğu gibi. Şimdi bu kapıdan diğer kapıya nasıl gidebilirim? Yürüyerek tabi ki" dedi ve abartılı adımlarla bir kapıdan diğer kapıya yavaşça yürüdü.

 "Tıpkı karıncanın yaptığı gibi, peki uzayda başka nasıl gidebiliriz? Uzay-zamanı bükerek tabi ki" dedi.

Konferans salonundaki herkes nefesini tutmuştu.

 

"Şimdi Uzay-zaman bükücüsünü çalıştıracağız. Bu kapıların birinin İstanbul’da diğerinin Ankara’da olması çok önemli değil. Yani mesafe açısından değişen tek şey uzay-zaman bükücüsü için gerekli olan enerji. Peki ne kadar enerji gerekiyor? Sizi çok şaşırtacak ama sadece ve sadece üç ampulün yaktığı enerjiyi gerektiriyor. Enerji ve kütle arasındaki meşhur bağlantıyı bilirsiniz, yani e=m.c2. Verdiğimiz enerji maddeye dönüşüyor ama bir gramın milyarda biri kadar bir maddeye. Yani dünyanın üç yüz milyon katı değil ama bu kadar bir anti-madde bile kara delik oluşturmaya yetiyor."

 "Çinlilerin dediği gibi bir resim bin söze bedeldir. Şimdi gösteri zamanı" dedi.

 “Uzay-zaman bükücüsünü çalıştırmadan önce bana yardımcı olması ve beni asiste etmesi için sahneye büyük fizik profesörlerinden ve aynı zamanda dostum olan sayın ...... sahneye davet ediyorum” dedi.

 

Adımı duyunca şok oldum. Bir projektör beni aydınlattı ve salonda bir alkış koptu. Yüzüme sahte ve mahcup bir gülücük gelmişti. Tanrım! Beni tuzağa düşürmüştü. Bu projeyi elimden almakla kalmamış şimdi de beni bu iğrenç showuna alet ediyordu. Bu durumda sahneye gitmemem imkansızdı. Alkış hala devam ediyordu. Herkes bana bakıyordu. İster istemez ayağa kalktım ve sahneye gittim. Ben yürürken projektörün ışığı beni takip ediyordu. Alçak, hırsız, sahte adam diye içimden geçiriyordum. Ondan ölesiye nefret ediyordum ve her şeyi yapacağını biliyordum ama bunu yapacağını hiç tahmin etmezdim. Kimse görmüyordu ama yumruklarım elimi kanatacak kadar sıkmıştım.

Devamı kitapda...

Mehmet Emin Arı

 
[oykuler/denem.htm]setstats