“ayrılık bir nokta mıdır?
uzun sevdaların sonunda,
yoksa kitabı kapamak mı sessizce
daha büyümeden
geldiğin gibi bir deli rüzgarla git
ama bil ki dalgalar yüreğimde,
yüreğimi yakıp giden
mavi dalgalar
seni alıp giden köpüksüz dalgalar.
Bir tanem!
beni geleceğine göm ve yürü git,
eteklerinde erken büyümenin acısı...
her kutsal taşda yazılıdır
yedi yıl sevincin sonunda
yedi yıl acı
ve hiç bir aşk tam yaşanmamıştır
gözyaşı ile kutsanmadan...”
Yağmurlu bir Ankara öğleden sonrasında buluştuğum o kadın
Yasemin değildi. Kestane saçları tıpkı Yasemin’inki gibiydi
ama o kadın Yasemin değildi. Onun saçlarına ikinci buluşmamızda
dokunmuştum. Bir ipek böceği düşü gibiydiler; düz, uzun ve
her zaman ilkbahar dolu. Karşımda oturan kadının gözleri de
Yasemin’in gözleri gibi utangaç bir yeşildi. Hani bir şiirimde
yazmıştım ya;
“yeşil iki yerde gülümsedi
bir karadenizde
bir de senin gözlerinde...”
Tedirgin bir uykudan uyanıp, gözlerimi açtığımda saçımı
okşarken bana sevgiyle bakan ve sarmalayan gözler bunlar değildi.
Yok, yok! Bu kadın Yasemin olamazdı.. Yasemin bana hiç böyle
bakmazdı ki... uzak, yabancı ve soğuk.
Bu kadının da daracık omuzları ve incecik elleri vardı ama bu
kadın Yasemin değildi. Ayrıldıktan bir yıl sonra, bir hafta
önce ilk buluştuğumuz yere gitmiştim. Belki o gelir diye. Aynı
gün ve aynı saatte, 13 Mayıs saat 13:00, okulun içinde. Bir gün
önce aldığım lacivert takım elbisemi giyip gitmiştim. Öyle
yakışıklı ve umutluydum ki. Ama Yasemin gelmemişti. Eskiden
hep çantası ve gülümsemesiyle birlikte gelirdi. Merdivenleri
çıkarken elbisesinin uzun eteklerini tutardı, basmamak için
eski aşklarına. Yasemin için yazılmış şiirleri ve onunla
birlikte yazdığımız kitabı Yasemin’e benzeyen kadına
verdim. O kadın kitabı incelemeye başlarken birden ağlamaya başlamıştım.
Yasemin ruhumun misafir odasında kalmıştı bir yıl. Karşımdaki
kadın aynı Yasemin olduğunu ve değişmediğini söylüyordu.
Bir sürü başka şey söyledi. Artık bir araya gelemeyeceğimizi
anlatıyordu. Evet, bunu bende biliyordum. Yasemin yoksa karşımdaki
kadınla ne yaşayabilirdim ki artık? Bana hala değer verdiğini
ama içindeki sevginin bittiğini söylüyordu. Oysa Yasemin’in
sevgisi hiç bitmezdi ki...
Karşımda oturan kadın başka yerlere başka masalara bakıyordu
ve ben ağlıyordum; sessiz sessiz, usul usul. Ağlamamam gerektiğini,
yaşamın öyle ya da böyle devam edip gittiğini söylüyordu sağlam
bir mantıkla. Sanki bir postalla çiçekleri ezer gibiydi ya da
bana öyle gelmişti. Kadınlarda aşk bitince öyle acımasızlaşırlar
ki...
Oysa güçlü olmak hala ağlayabilmek değil midir? Hala yaşayanlar
ağlayabiliyor, diğerleri ise ne ağlıyor, ne de gülüyor ve
balık bakışlarla bakıp gidiyorlar yaşama. Buna da güçlü
olmak diyorlar. İncinebilen yeşil yerlerimizi ruhumuzdan söküp
atmak güçlü olmak mıdır?
Yasemin “bi tanem” derdi hep. Bir kafenin kalabalık yalnızlığında
karşımda oturan kadın “Emin” diyordu sadece. Sesinde hiç
ama hiç bir papatya yoktu. Duru ve mantıklıydı. Ben ise hala ağlıyordum.
Uzun sessizliğin sonunda kadın “artık kalkalım” dedi. Kadının
sesi Yasemin ’in sesine ne kadar da benziyordu ama onun sesi beni
hep yaşama inandırırdı. Sürekli “güçlü ol” diyordu.
Oysa ben gerçekten güçlüydüm. Başka kadınlarda beni arama
diyordu, oysa bilmiyordu ki başka kadınlarda ben hep kendimi
aradım. Lavaboya gidip yüzümü yıkadım. Garson kız şaşkınlıkla
baktı yüzüme. Ne diyebilirdim ki ona? “Yasemin içimde ona
ait olan şiiri de götürerek tamamen gitti,”.
Bana, sen hala onu seviyorsun diyorlardı. Evet ben hala Yasemin
’i seviyordum ama karşımda oturan kadını tanımıyordum
ve sevmiyordum. Oysa yalvar yakar koparılan bir yarım saatlik
buluşmadan tek istediğim, sadece ama sadece geçmişi ve yaşanan
güzel bir aşkı kutsamaktı, daha sonraysa yaşamımda
Filizlenen kadına tertemiz gidecektim. Tenimde bir başka kadının
kokusu kalmış olabilirdi ama yüreğimde silik de olsa bir başka
kadının ismi olmamalıydı. Anlıyordum. Bir şeylere başlamak
için çok geç, bitirmek içinse çok erkendi. Tabii ki tekrar
deneyecektim, tabii ki yine aşık olacaktım ve tabii ki yine
ilkbahar gelecekti.
İki tane bir milyonu merakla bize bakan garsonun önüne bırakıp
hesabı ödedim. İki içilmeyen sütlü kahvenin parası ve bahşiş.
Birden aklıma Bob Dylan ın “one more cup of coffee” şarkısı
geldi. Bir kahve içimi daha kalmak için bazen neler vermeyiz ama
artık benimde kalmak için içimde bir istek kalmamıştı.
Masadan kalktık. Yasemin ’e çok benzeyen kadınla şehrin
kalabalık sokaklarında birlikte yan yana biraz yürüdük. Ayrılacağımız
zaman yanaklarımdan öpüp elimi sıktı. Kendine iyi bak gibi
bir şeyler mırıldandı. Elbette kendime iyi bakacaktım. Sonuçta
insan hep kendine kalmıyor muydu? Ağlıyorsam da sadece Yasemin
için ağlıyordum. Onu sonsuza kadar yitirmiştim ya...
Yasemine çok benzeyen kadın uzaklaşırken durup arkasından
baktım. Ayrılıkların en zor anı budur. Arkasından bakarsınız
ve onun koşup size geri dönmesini istersiniz ama herkes bilir,
onlar hiç dönmezler ki... Kendi kendime soruyordum hep, Yasemin
hep bende miydi? Şehrin kalabalık sokaklarında gözümden yaşlar
süzülürken ve lacivert takım elbiseli bir yalnızlık içindeyken
sanki bir ses duyar gibiydim, “bir tanem, dersten çıkınca
buluşalım mı?”.
Ah! Yasemin nerdesin? Şu an öylesine yalnızım ki...
Mehmet Emin Arı