“Ben
arada otları sökerim. Haftada bir sularım” diyor adam. Gözü,
cebimden çıkardığım cüzdanımda.
“Ben arada uğrarım, sen ilgileniver” diyorum. Bir onluk çıkartıp
adama uzatıyorum. Adam
“Tabi
beyim” deyip parayı kapıyor. Bir şeyler daha söylüyor ama
ben duymuyorum. “Hoca ister misiniz? Yasin okur”.
“Yok hayır istemem”
Adam gitti. Şimdi sen ve ben yalnızız.
Mezarın
kenarına oturuyorum. Toprak dolgun bir tümsek yapmış. Sağ
elimi uzatıp üstünü düzeltiyorum. Hala nemli. Dün epey bir
yağmur yağdı şehre, yollar bile kapandı. Sen bilmiyorsun.
Nereden bilebilirsin ki.
Çiçeği
yavaşça mezar taşının altına koyuyorum. Uyandırmak
istemiyorum seni. Hiç uyanmayacak olsan da...
Hatırlıyor
musun? Hani bir gün sen içerde uyurken ben markete gitmiştim.
Makarna yapacaktım sen uyurken. Senin sevdiğin çikolatalardan
almıştım, hoş senin sevmediğin çikolata da yoktu ki. Hepsini
severdin. Sonra sürekli sigara içen kısa boylu çiçekçiden
papatya almıştım.
“Şu
kırmızı kağıtla sarıver”
“Abi
onun farkı 500 bin”
“Olsun
sen onunla sar”
Dudağının
kenarındaki sigarayı düşürmeden sarmıştı çiçekçi. Eve
sessiz hırsız adımlarıyla girmiştim. Kapıyı usulca açıp,
parmak uçlarında yürüyerek yatağın baş ucuna gelmiştim.
Papatyaları ve çikolatayı koymuştum usulca. Sen uyanma diye...
Biliyorum
ben gidince çiçekleri mezar kuşları alacak ama olsun.
Birilerine satacaklar muhtemelen. Şimdilik burada dursunlar. Sen,
ben ve papatyalar iyiyiz.
Papatyaların
yerini beğenmedim. Biraz daha yukarı kaldırıyorum. Şimdi daha
iyi. Sen böyle severdin sanırım.
Mezar
taşına bakıyorum. Sevimsiz bir taş yığını. Keşke senin için
yazdığım şiirlerden birini yazsalardı. Hani o huysuz cinli
var ya, senin çok sevdiğin...
Doğum
tarihi 1973. Sahi ben yedi yaşındayken mi doğdun sen? Benden
sonra doğmuşsun, peki niye benden önce öldün? Saçma bir şey
bu ölüm, alabildiğine saçma. Benden sonra ölmen gerekmez mi?
Kızıyorum sana. Sonrada sana kızdığım için kendime...
Mezar
taşında ufak bir kir dikkatimi çekiyor. Hemen oracıkta Ebru
yazan kısmın üstünde. Cebimden kağıt bir mendil çıkartıp
siliyorum. Mendili tekrar cebime koyuyorum. Nereden geldi bu kir
Ebru?
“Bakma
öyle bana!”
“Niye?
Makyaj yaparken seni seyretmek hoşuma gidiyor”
“Makyöz
mü olacaksın?”
“Neden
olmasın, her gün bir sürü güzel hatuna dokunuyorsun, hem de
para alıyorsun”
“Onu
da yaparsın sen”
“Hoş
baka baka bir şey olsaydı kediden kasap olurdu ya”
“Güldürme
beni, bak gözüme rimel sürüyorum”
Aynadan
bana bakan kadının dudağının kenarından taşmış ruju fark
ediyorum. Bir kağıt mendil alıp yavaşça siliyorum.
“Nerden
geldi bu kir Ebru?”
“Kir
değil, ruj taşmış” diyorsun bir uzman edasıyla.
“Bunu
not almam lazım. Sen makyaj yaparken popona masaj yapayım mı?
Tacizim geldi.”
“Uslu
dur”
“Emredersiniz
komutanım”
Aynadan
bana bakıp gülüyorsun. Sonra birden ciddileşip gözüne o şeyden
sürüyorsun. Seni seyretmek öyle güzel ki...
Uzaktan
bir gök gürültüsü geliyor. Sanırım yine yağmur yağacak. Dün
yağmıştı ya. İlkbahar mevsimi yağacak tabi ki.
Bir
ışık parlıyor gökyüzünde. Sana öğrettiğim gibi, 1001,
1002, 1003, 1004 ve 1005. İşte sesi de geldi.
“Nasıl
hesaplıyorsun? Unuttum ben.”
“Her
sayı bir saniye demektir. Kaça kadar saydıysan onunla 300
metreyi çarp. Deminki 1.5 kilometre uzaklıktaydı”
“Çok
akıllısınız sayın Emin bey”
“Siz
de gördüğüm en güzel kadınsınız Ebru hanım”
Yağmur
damlaları birer, birer arabanın ön camına çarparken uzanıp
elini yanağıma koyuyorsun. Bir başka ilkbahardı o ilkbahar...
Uzaktaki
gri bulutlara bakıyorum. Üşümeye başladım. Bir rüzgar
esiyor. Saçlarım ve papatyalar hafifçe sallanıyor. Cebimden kağıt
mendili çıkartıp mezar taşını tekrar siliyorum. Üşenmeden
“ruhuna el fatiha” yazan yeri de temizliyorum. Mendile bakıyorum.
Hiçbir kir yok. Neyi sildim ben?
“Önemli
değil, sileriz şimdi, bakar mısınız? Peçete getirebilir
misiniz?”
“Bu
aralar çok sakarım”
Anlayışlı
garson elinde bir bezle geri dönüyor ve masadaki çay lekesini
siliyor.
“Benim
pastamdan da alsanıza. Burası bayağı güzel yapıyor”
Olur
anlamında başını sallıyorsun. İlk günümüzdü, sizli bizli
zamanlarımızdı onlar.
Bir
parça pastayı bıçakla kesip, tabağına koyuyorum.
“Teşekkür
ederim”
Sen
de önündeki muzlu pastadan bir parça kesip benim tabağıma
koyuyorsun. Sanırım o zaman aşık olmuştum sana. Daha tanışalı
iki saat olmuştu di mi?
“Sizi
arabayla duraktan saat birde alayım”
“Tamam”
“Mavi
bir Corsa”
“Sarı
saç, lacivert kazak ve kahverengi ceket”
“Yakanızda
kırmızı karanfil olacak mı?”
“Duruma
göre”
“Tamam
saat birde görüşmek üzere”
“Görüşmek
üzere”
Telefon
kapatıyorum. Bilgisayarın hemen yanındaki kareli not defterine
aldığım notu tekrar okuyorum. “Karşıyaka mezarlığı,
bilmem kaça kaç, girişte mezarın yeri sorulacak”. Şimdiye
kadar bilebildiğim tek adresin bu oldu.
“Nerede
oturuyorsun?”
“Şuralarda
bir yerde”
İşte
buradasın, hemen dizimin dibinde, yanı başımda.
Birden,
nedensiz saçların geliyor aklıma, bir ipek böceğinin düşleri
olan saçların. Kelebek bilgeliği saçların. Ak zamanın ak düşü
saçların.
Elimi
uzatıp mezarın üstündeki toprağı avuçlayıp, sıkıyorum.
Ağlamayacağım.
Buraya gelirken kendi kendime söz vermiştim, ağlamayacağım.
Elim
sımsıkı hala.
Parmaklarımı
gevşetiyorum. Parmakların yavaşça kayıyor ellerimden. Saçlarımın
arasına daldırıyorsun.
“Ne
yumuşak saçların, neyle yıkıyorsun?”
“Her
zaman pro Arap intensive care sabunu ile, özel Bağdat formülü”
Hafifçe
başıma vurup gülüyorsun.
“Hiçbir
şeyi ciddiye almıyorsun”
“Hiçbir
şeye inanmıyorum”
“Hiçbir
şeye mi?”
“Aşk
hariç hiçbir şeye”
“Aşk
ne peki?”
Uzanıp
elini tekrar kavrıyorum. Gözümü kapatıyorum. Yakaladığım
elini tutup öpüyorum. Başım kucağında.
“Sensin...”
Gözümü
açıyorum. Uzaktan bir kuş sürüsü geçiyor. Nereye
gidiyorlar? Mevsim ilkbahar, onlar için dönüş vakti. Yuvaya dönüyorlar.
Üşümeye başladım. Ceketin önünü ilikliyorum. Uzakta baş
örtülü bir kadınla yaşlı bir adam ayakta durup dua
okuyorlar. Mırıltılarını duyar gibiyim sanki. Onlar ve benden
başka kimsecikler yok mezarlıkta. Elimi önümde kavuşturup
eğiliyorum. Sanki bir şey fısıldayacaksın kulaklarıma,
bir şey, hiç bilmediğim bir şey. Gözümü kapatıp dikkat
kesiliyorum. Bir rüzgar esiyor kulaklarımın dibinden.
Gözümü
açıyorum.
“Bu
kadar sevme beni...”
“Başka
çarem yok ki, şiir yazmak için aşık olmam lazım”
“Demek
şiir yazmak için seviyorsun beni”
“Evet”
“Çok
hain bir şairsin”
“Ne
yapayım, senden iyi şiir çıkıyor”
“Başka
kadınlar peki?”
“Kadınına
ve mevsime göre değişir”
“Ortalama
peki”
“Çoğu
kadından şiir çıkmaz, çıkanlardan da ortalama iki veya üç”
“Benden
peki?”
“Bilemiyorum,
epey bir şiir çıkar”
“Kaç
tane? dedim”
“Bilmem,
ancak seviştikten sonra bir şey söyleyebilirim”
“Vay
eşek şair, kadınları böyle mi ağına düşürüyorsun?”
“Kesinlikle
evet”
“Peki
bakalım, gözünü kapa”
Gözümü
kapıyorum. Hiçbir zaman adını koyamayacağım bir öpücük
dudaklarımda tomurcuklanıyor. Hep bir kiraz tadı var öpüşlerinde.
Gözümü hiç açmıyorum. Soyunuyorsun...
“Allah
rahmet eylesin”
Gözümü
açıyorum. Demin gördüğüm kadınla adam biraz ötemde
duruyorlar.
“Sağ
olun”
Kadın
senin için dua okumaya başlıyor. Sonra adam da ona katılıyor.
Mezara doğru üflüyorlar. Bir şey demeden onlara bakıyorum.
Bu
sefer adam “Allah rahmet eylesin” diyor. Sessizce birbirimize
bakıyoruz. Bir süre sonra bir şey demeden gidiyorlar. Geri döneceğini
bilsem neler okumazdım ki... Döner miydin?
“Dönecek
misin?”
“Bilemiyorum,
orada iş bulursam kalırım.”
“Gitme”
“Gitmeliyim”
“Ne
olur gitme”
Keşke
gitmeseydin.
Oturduğum
yerin kenarından taşmış toprak parçalarını elimle kenara doğru
iteliyorum. Temiz şimdi.
Gözlerim
buğulanıyor. Papatyaların kokusu burnuma geliyor. Papatyaların
kokusunu bir şeye benzetmeye çalışıyorum ama bulamıyorum.
Papatya papatyadır işte, ölüm de ölüm.
“Sonra
Temel demiş ki, Fadime akşama seninle sevişeceğim, bak uyarıyorum
seni”
Kahkahalarla
gülüyorsun. Masanın yanındakiler bize bakıyor. Gülüşünü
çok sevdim. Biliyor musun? Aslında çok fıkra bilmem. Sen
seviyorsun diye İnternetteki fıkraları bulup ezberliyordum.
Hatta unutmayayım diye çıktısını bile alıyordum. Hafızam
zayıftır, senin ki gibi.
“Hafızam
çok zayıf, hiçbir fıkrayı aklımda tutamıyorum, sen nasıl
biliyorsun bu kadar fıkrayı. Ama dur, bunu unutmayacağım,
Fadime diyor ki, ben sevişmekten zevk alamıyorum, uyarılmam lazım,
sonra Temel demiş ki akşama...” Bir matematik probleminin çözümünü
ezberler gibi fıkrayı ezberlemeye çalışmanı gülümseyerek
izliyorum. Daha tanışalı dört saat olmuş. Vakit nasıl hızlı
geçiyor. Ne güzel bir kadın...
Mezarlığın
ortasında kısık sesle gülmeye başlıyorum. Tanrım hayat ne
garip. Ellerimi iyice kavuşturup yavaşça öne doğru sallanmaya
başlıyorum. Hala gülüyorum.
Bir
soğuk rüzgar esiyor, iyice kendime sarılıyorum. Ağlamaya başlıyorum.
Artık dayanamayacağım. Yanaklarımdan aşağı süzülen göz
yaşlarıma ne dersen de işte. Adını sen koy. Ağlıyorum.
“Ağlama
lütfen”
“Ben
sensiz ne yaparım?”
“Birlikte
olamayız, anla bunu”
“Başka
bir kadını sevemem”
“Saçmalama,
seversin. Ünlü bir yazar olacaksın, bundan eminim, bir sürü
kadın hayranın olacak”
“Başkasını
sevemem, ne olur gitme”
“Gitmem
gerek”
“Seni
bir daha göremeyecek miyim?”
“Göreceksin
tabi ki, her zaman yanında olacağım, yazdıklarını okuyacağım,
seninle gurur duyacağım”
Elini
uzatıp göz yaşlarımı siliyorsun. Sen de ağlıyorsun.
“Ağlama
koca adam”
İki
elimle yanaklarımdaki gözyaşlarını siliyorum, ayağa kalkıyorum.
Burnum akıyor. Koca bir oğlan çocuğu gibiyim.
Uzanıp
toprağını sıkıca kavrıyorum. Nemli bir yumuşaklık avucumda
topak oluyor. Parmaklarım acıyacak kadar sıkıyorum. Yuvaya dönen
bir kuş sürüsü üstümden geçiyor. Rüzgar esiyor. Gözüm
hala yaşlı. Hızla mezarlıktan çıkıyorum. Elimde hala
topaklaşmış toprak parçası. Avucumu açamıyorum.
“hoşçakal”
“hoşçakal”
Kapı
kapanıyor ve sen gidiyorsun. Son bir kez ardından bakıyorum.
Araban gözden kayboluncaya kadar pencerenin kenarında
dikiliyorum. İçimde kötü bir sonbahar.
“Ölüm
nedir Emin?”
“Benim
olmadığım zamandır”
“Peki
benim ölümüm”
“Zamanın
ölümü...”
“Kapat
o zaman kapıyı”
Kapı
kapandı. Evdeyim şimdi. Kanepeye uzanıyorum, gözlerimi kapatıyorum.
Elimde toprağın, iki elimle sımsıkı sardığım toprağın.
Kelimelerden ve edebiyattan nefret ediyorum. Kimse ölüm hakkında
bilgece bir şey demesin bana. Hepsi budalalık, ölmeden ölümü
anlatmak sadece budalalık. Ölüm varsa, Tanrı bile konuşmasın
artık.
Elimi
yavaşça açıyorum, toprağın yere dağılıyor ama gözümü
hiç mi hiç açmak istemiyorum.
Hoşça
kal Ebru. Ben yine gelirim, senin çok sevdiğin papatyalarla...
Mehmet Emin Arı