İsimsiz kadına - Aybastı'ya...

               
 

geceleri gördüğüm en uzak yıldızdın sen

kol mesafesinde erişelemeyen

bir simyacı düşüdür bakışların

bir papatya serinliği veren

dokundugu her öksüz gölgeye

                 

tül perdelerin bile uyuduğu

o yaz öğle sonlarında

bakışların akar

gizemli dağ göllerinin bağrından

okyanusların sessizliğine

 

ah o gözlerin,

pası altına çeviren

o ışıltılı gözlerin 

 Eksik değilsin

Ekmekten, tuzdan ve sudan

Ekmek kadar kutsal

Tuz kadar hakkı olan

Su gibi bereketli

Gülüşündür imler

Ekmeksin, tuzsun ve su

Eksiktir her doğan gün

Eksiktir ekmeksiz, tuzsuz ve susuz

Eksiktir kapıyı açmadığın her gün

Kapı aralığında yarım gövden

Ve tastamam bir gülümsemen

Ekmek, tuz ve su kadar kutsal

Ben ki tur dağında Musa

Sen ki

öpüp alnıma koyduğum...  

Ayakta duruşun

Kapının hemen yanında

Göğe yükselen fıskiyeler tadında

Yok inan kıskanmıyorum kapı kolunu

Ama bilirim mutludur ellerinin sıcaklığında

Ve şu oturduğum koltuk

Sincaplı sırtından almış neşesini

 

Karar tanrısı gelip okşar saçını

Zayıflamaya karar verirsin

Ya da bir dil öğrenmeye

Ve sonra aylak bir omuz silkme

 

Ve sanki

Uyuya kalmış bir çocuğun terlemesi gibi,

“bir şey sorabilir miyim?” derken

Yüzüne yerleşen o utangaç soru işareti

 

tenin ki

beyazın içinde beyaz

o gölgesiz dokunuş

hiç bir zaman

eksik degil ışığından

 

sen ki

ilkbaharın tersinden açan papatya

düz kıvrımlı bir ovada

dağ özlemi

yaz başı şehveti

kış serinliği

gerdanında başlardı

teninin unutkanlığı

omuz başında hatırlardın

o ilk öpüşün utangaç tadını

sırtından akardı tüm arzular

sincaplar tavşanlar saklı

o sonsuz öpüş

iki kürek kemiğin ortası

Kahverengi açardı gögüslerin

Beyaz bir şahitliğin içinde

Bir bardaktan dökülen şarap gibi

Kırmızılaşıyor içtikçe

Sevmezsin kenarı tırtıklı zamanları

Ve eğik duran tabloları

Az eksiksin kendinden

Belki de bu yüzden

çokça gülümsemen

 

yolda yürürken dağılan ellerin

çocuksu halinin dalgın hali

dokunur yabancılara

ve usulca dokunur hayata

 

saçların ki

sanki Kemeraltında bir dükkanın saçağı

güneş kısalır

gölgeler uzar

annenin sesi gelir mutfaktan

bir kedi miyavlar

ve kahve sohbetinde

babanın bitmeyen askerlik anıları

 

bir vakitler

sevişirken kapadığın gözlerin

ruhunun en aydınlık kapısı

 

ah meleğim!

işte kutsal hayattır bu

beyaz etegin gibi

sonsuza uzanan

Sen ki

Eski zamanın yeni düşü

 

Patiskaların rengi mi?

Yoksa çeyizlik düşler mi?

Hangisi denk düşer gülüşüne

sonsuza uzanan bir etegin

ve halhalı eksik bir ayak bileğin

 

bilir misin?

Koltuğa yayılıp gidişini

Sevecenlikle elini koyduğun göbeğini

ve o tenin,

sanki bir mermerin terlemesi

 

 

Tarifi en kolay cennetsin sen

Sokağın başı kadar yakın

Postacıların ezberinde bir gülüş

Beyaz zarfların üstünde bir adres,

En yakın cennet

Kocaman göğüslü bir kadın

İçinde bir kız çocuğu

Tek dileğim budur

Inanmadığım tanrımdan

Bir su verenin olsun susuz zamanlarında

Bir başına dalıp gitme kendine

Bir çokluğun olsun kendinden öte

“anne” desinler sana

Ben ki hep sana gebe

 

Bir gün bir düğün davetiyesi ile geliver

Ve bir kırmızı kuşak

Senin o sonsuz beyaz hayalinde

 

  Beni düşünme, merak etme

Ben ki

inanmadığı tanrının en çok sevdiği adam

bundandır azabım

bundan

 

Bir bulut duruyor üstünde hep

Kimseler görmüyor

İnan sen bile.

Sevdalıdır sana bilirim

Ama kıskanmam

Çünkü sevdalı bulutun gölgesi

gülüşünün yaz akşamı serinliği

Çicek mi?

Yoksa gögüslerin mi bağrında açan

Ya şu gülümsemenin çocukluğuna ne demeli

Yeni kesilmiş çimenler gibi kokan

Ak akça kara gün için gülüşün

Kırk haramilerin aşkıydın

Kırkı da üzgün aşktan

Binbir gece anlatmıştım ben seni

Ve o unutulmaz öpüşün

Bin ikinci gecede

Hep sakındım gögüslerinden

Kanatmasın diye tenimi

O Gül dikeni

O sonsuz yapraklı gülün dikeni

Muhakkak bir balık adı öğrenelim

Ege denizinde ikamet edelim

Ve çocuk ismi bulalım Çincede

Milyarların içinde bir tane

Ve muhakkak çiceklerin isimlerini ezberleyelim

en az dört renkli bir bilmece

ve unutma

usulca gözünü kapa

omzunu öptüğümde

ben dümdüz bir yoldan geldim sana

eğrisiz bir şarkı vardı dudaklarımda

ve dümdüz bakıyorum gözlerine

çünkü eksik değilsin kendinden

eksik değilim kendimden

ve hep şimdiki zamanda konuşuyoruz

çünkü kutsadık tüm bir geçmişi

eğreltisiz bir gelecekten

kısa kalmış dün gibi duruyor bakışların

gün ışığının ikindisinde,

gerdanından başlıyor buhurlar

ve omuz başında bitiyor zaman

sonra hepsini topluyor gülümsemen

adı şefkatli anne olan

Beyaz kolsuz elbisenin

40 yıl borcu vardır sana

bir acı kahve içmiş gibi

kardeşlik etmiş saçlarına

Dalgın bir yaz akşamıydı

Bilmiyorum

papatyalar isimlerini biliyorlar mıydı?

Inan belirsizdi

Denizin bir çocukluğu olduğu

Üç adımda geçiverilir gibiydi okyanus

Ama üçüncü adımı atacak kimseler yoktu

Okul duvarları kadar neşeliydi akşam

Ve beklerdi zil sesini

Sanki çığlıklar gibi çocuk adımları

Mutluydum elbette

Adımı unutacak kadar

Sonra da bir rüzgar esti

Çocukluğum geldi dizimin dibine

Okyanusu anlat dedi o sarı saçlı çocuk

Ve sol avucunda bir saklı okyanus

 

Ah bitanem

Sevdiğin kediler gibi ol

dokuz canlı ol

dokuz kat arşın üstünde

 

günlerce gelinlik ara

bir yorgunluğun bu olsun

tüm bir hayatın içinde

 

tek bir leke kalsın üstünde

gelip geçen zamanın içinde

bir tek babanın gözyaşı

bir gümüş makasla kesilmiş

kırmızı kurdela üstünde

 

bir yerde tesadüfen karşılaşalım

bir elin elimde

bir elin çocuğunun elinde

hanımlı beyli konuşalım

sanki hayatı anlatır gibi

ve eksik olmasın o gülümsemen

o ki

hiç dinmeyen martı fırtınası

 

geceleri gördüğüm en uzak yıldızdın sen

kol mesafesinde erişelemeyen

 

 

 
setstats