|
|
|
Eskişehir
yolu
İlk
geldiğinde
Yüz
kişi arasından seçmiştin seni
Biliyorum
geriye doksan dokuz acı kaldı şimdi.
İlk
geldiğin gün evime
Sigara
almıştın yoldan
Şimdi
duman duman dağılan ben...
Bir
kazak getir demiştim sana
Sevdalı
olmanın yüzsüzlüğü ile
Yeşil
bir kazak getirmiştin
Şimdi
yaz akşamı üşüyüp giden ben...
Gece
vakti yol ortasında kucaklamıştım seni
Yolcular
bakıyordu bize
Ve
hatta şoför gülmüştü
Ve
Kucağımda döndürmüştüm seni Eskişehir yolunda,
Şimdi
olduğu yerde kendine düşüp duran ben....
Sana
aldığım terlik mavi bir pontifti
Biraz
küçük gelmişti ayağına
Ama
hiç sığmadın ki
ne
sana aldığım terliğe ne de aşka.
Kırkıncı
odanda bulduğun hazinendim ben senin
On
sekizlik genç kız öpüşüyle sevdiğin.
Seviştikten
sonra zıplamıştın ya
Sormamıştım
neden diye?
Anlıyorum
Aşktı seni çocuk yapan
O
hep doğmadan kalan...
Ve
gözlerindeki o masumiyet
Sabahın
beşinde.
Biliyorum
gidiyorsun artık,
her
aşk bir Eskişehir yolu sessizliğinde
her
ayrılış bir Eskişehir yolu düzlüğünde.
Ağladığım
doğru değil
Sadece
bu bulutsuz yaz gecesinde
Yağmur
yağıyor Eskişehir yolu hüznüne
Biliyor
musun?
Bir
fotoğrafımız hiç olmadı seninle birlikte
Ama
ne zaman görmek istesem seni
Gözümü
kapatıp
sessizce
öpüyorum elimi…
İçimdeki
bu grilik ne?
Yastıkta
kalan tek siyah saçın
Bir
mineli kutunun içinde
Peki
şimdi sen nerede
ben
nerede?
|
|
|
|
Sinemasız
Sevişmeler
ruhumdaki
hanımelleri koktuğunda
bahar
geldiğini sanırdım
oysa
misketli çocukluğummuş
senden
arta kalan.
bir
Arnavut kaldırımı hafifliğinde
eteklerin
salınırken
tanrı
geldi sanırdım
sesinden.
oysa
sadece
seni
öpmek
isterdim.
gece
vakti omuz basında parlayan ay
en
şeytan zamandır
hep
bu yüzden
omuz
başını öpmek istedim
masumlaşmak
için...
seni
görünce
bu
gün sokakta gördüğüm yedi aylık çocuğun
dünya
telaşı sarıyor beni
ama...
ama
hep giderdin sen
yazları
kışlık yalnızlığınla bırakırdın
sonra
sevişirdik
en
beyaz çarşaftan daha beyaz
dökülürdü
siyah saçların
bir
bardak su getirmek için
severdim
seni hoyrat yalnızlığımla
mutfaktan
bir bardak su,
seviştikten
sonra...
uslu
bir güvercin sessizliğinde içerdin elimden
ve
göğüslerini kapatacak kadar benimdin
sinemasız
sevişmelerden sonra...
sen
hep giderdin... |
|
Ahi
mavisi
Tahta
kapılara çakılmış
Ahi
mavisi çiviler
İçeriyi
dışarıya bağlayan
Küçük
sevinçler.
Ahi
mavisi düşüyor geceye
Gece
karanlık değil
Kapılar
kapalı sadece.
Elinde
kırmızı bir ipek kuşak
Geceyi
bağlıyorsun gündüze.
Yüzünde
bir ışıltı
Geleceğin
sonsuz efendisi
Sonsuzluk
anın kardeşi
Ama
sen zamanın pembe kız kardeşi.
Taşan
sevinç
Doğuran
yağmur
Seven
öpüş.
Sen…
Beni
bana bağlayan
Ahi
mavisi yaşam
|
|
|
|
mümkün
mü?
tekrar
çocuk gözleriyle bakmak dünyaya?
bir
uçan balonu ipinden tutar gibi
sarılmak
akıp giden yaşama,
çocukluk
o
yitik cennet
zamanın
beşiği,
dünya
kocaman bir uçan balondu
ipi
yüreğimize sarılı,
bilgi
ağacının acı meyvesi
öğrendik
kötüyü ve iyiyi.
çocukluk
o
yitik cennet...
keşke
bakabilsem çocuk gözleri ile
bir
an kendime
ve
yeniden doğsam unutulmuş cennete...
|
|
deniz
kenarındaki kadına...
en
çok neyi özlüyorum
bazı
bazı biliyor musun?
bir
sigarayı
bir
de seni...
sabahın
beşinde
beni
arayan sesini
ve
ondan sonra
tellendirdiğim
sigarayı
ve
doğan güneşi.
Sigarayı
bıraktım
ve
sen aramıyorsun artık
belki
ararsın sabahın beşinde
rica
etsem
belki
bir sigara da içerim
istemeye
istemeye
bilirim
bir kez yıkanılır bir
nehirde...
|
|
|
|
Ağıt
Kurşundur
Kördür
Bilmez
girdiği teni
Tendir
Sessizdir
Kanın
zarfı
Kandır
Gülümser
Yaşamın
adı
Hüzündür
gömülen
Bir
insanın hikayesi
|
|
Uzaktaki
kadın
(
“I still haven’t found I’m looking for.”)
Misafirlikte
uyuya kalan bir çocuğun
Saçlarının
terlemesine benzer bir şey vardı sende.
“Peri
masalı anlat bana” diyen kırılganlığın
usulca
fısıldardı
Yaşanmamış
aşkların
Açılmamış
papatya fallarını
Seninle
kutsanmış bir zamandım ben
durmadan
geçmişini öpen...
sayıyorum
şimdi,
kendi
hanemdekileri,
bir
atkı, bir kaset, üç taş mineli.
sesini
anlatsam sığar mı
o
taşları aldığın denize?
Ah!
Uzaktaki kadın
sen
öyle sensin ki...
bir
mavi buğu bırakıyor
zaman
sadece üstünde
27-4-2003
İstanbul |
|
|
|
Elinin
yaramaz sincap kavisi
Yavaşça
tutuyor tüm bir zamanı
düşecek
diye korkuyorum
Tüm
takvim yapraklarının arkasında yazan
Bebek
adları
Oysa
sadece gülümsüyorsun sen
Ege’nin
kıyısında bir rakı sofrasında
Masada
tüm maviler,
Yunuslardan
devşirme.
Saçlarından
bir damla başak sızıyor,
Birden
sarı oluyor tüm vadiler,
Bereket
oluyor adı ıssızlığın
Ve
sanki zaman ters yüz olmuş içimizde.
Bu
ne mucize sendeki?
Göğüslerine
bakıyorum kaçamak,
Birden
bir süt dişi çıkıyor Ege’nin mavisinden
Yunusların
zamanından bile önce... |
|
Kar yağar çocukluğuna
Bir misafirlik dönüşü
Yorgan altına saklanmış
Rüyalarının adıyla.
Küçüğüm, bekle sabah olur
Annen balık ekmek yapar
Yanında bir paşa çayı
Gülümsemen görünür
Bardağın ardında.
Çocuktur, üşür ayakları
Çeker ayağını kendine
Örter yorganı
Gülümsemesinin üstüne
Yorganın altında
Karanlığın içinde
Bir el feneri yanar
Yıldızlar dolar rüyalarına
Sevinir çocuk
Kavuştuğu için
Kar vakti
Sarı ışığına. |
|
|
|
Eylüldür...
Yaz
ötesi
Kış
berisi
Bir
tarla faresi uğurlar
Göçmen
kuşları
“görüşürüz
seneye
dalda
yeşil yine gülümseyince”
Kanatlar
açılır şehvetle
“Hadi
mavi okyanus var ileride...”
Eylüldür
Düğün
dernek zamanı
Bir
kırmızı kurdele düşer
Gelinin
belinden
Bebeğin
adı damlar
Utangaç
gözlerinden
Eylüldür...
Hamsilerin
Lazca gümüşi adı
Suyun
altından akar binlerce yıldız
Hepsi
Karadeniz dalgınlığı.
Eylüldür...
Şairin
herkesten saklı
hiç
bilinmeyen adı
Görünce
yerde bir sarı yaprak
Eylül
usulca okşar
unutkan
başak saçlarını
|
|
Sen
Yüksek
dalda duran kırmızı elma
Ya
bir yılan olmalı
Ya
da
bir güvercin
Erişmek
için sana
Bir
sevişme kuruyorum
Yalnız
kahvaltıların
Şekersiz
çaylarında
Bir
yılan gibi sarılmışım sana
Ve
güvercin adımlarıyla dokunuyorum
Alnına...
|
|
|
|
Ben
o ben değilim
uçurtmanın
peşindeki o çocuk
Kopardı
ipini çoktan
Gökyüzündeki
mutluluktan
Ben
o ben değilim
Pencere
önünde saatlerce beklediğim
O
mavi araba
Yitip
gitti uzaklarda
Ben
o ben değilim
Elinde
jiletle ağlayarak
Bir
köşede çırılçıplak
Ben
o ben değilim
Kestim
ruhumu ikiye
Kayboldu
bir parçası geçmişte
Diğeri
gelecekte
Ben
o ben değilim
Çalma
artık kapıyı
Kaybettiğin
adam
öldü
Sen
daha varmadan.
|
|
Yalnızlığı
anlatayım sana
Çabucak
bir su ısıt
Bir
fincanın içinde hazır çorba
Biraz
karabiber serp
Batmasın
diye tadı ruhuna.
Kuru
ekmeği kemir
Bardağı
yıka, çöpünü at
İçtikten
sonra pencereden dışarı bak
Yak
bir sigara
Ve
sonra
Söndür
izmaritini kendi adında
|
|
|
|
-0-
Almanlar
yenildiği için
Yenik
sayıldılar ya tarihte
O
gün bu gündür
Kötüdür
bütün hakemler
Türklerin
indinde...
|
|
|
|
|
Üç
kere saymıştım ilkbaharı
Zamanki
sadece takvim arkasıydı
Üç
kere olmuştu ilkbahar
Biri
senin biri benim
Biri
de mavi için
Çiçekler
üç kez açmıştı
Zaman
ki süt dişi beyazı
Üç
kere saymıştım kendim
Hepside
sendi
Üç
kere öpmüştüm seni
Dördüncüde
gözlerim kapalı
21.2.2004
Bandırma
|
ah bebek
keşke yaşamı anlatsaydım sana
sen tutunmaya çalışırken
kenarından yaşama
fısıldasaydım minik kulağına
o sessiz melodiyi
devlerin kısacık şarkılarında...
bak bebek
bir renk var adı mavi
açılmamış gözlerine sevdalı
bir koku var saçlarında
sütten daha beyaz anne.
keşke anlatsaydım hepsini sana
sen tutunmaya çalışırken
kenarından yaşama...
(aklım suskun
ruhum yokuş
ellerim diken bebek)
daha dün bir çıplak tohumdun
küvözün içinde
şimdi söylediler bana
bu gün tohumun tohumusun
hoyrat toprağın bağrında
|
|
|
Melis’e
şarkı
Biliyorum
hep buradaydın ya,
Ah
seni hınzır
Saklanırdın
hep
Güneşöptü
çiçeklerin arkasına.
Söylemişlerdi
geleceğini
Rüzgar,
deniz ve ayküstü ışıklar...
Bir
hışırtı gelirdi hemen arkamdan
Dönüp
bakardım
Gölgemin
üstünde bir sarı günce
Her
sayfasında yazardı
“bu
gün ilk gün sevgili günce”
Biliyor
musun küçüğüm?
Kaç
ayna düştü şu mavi denize
Ve
kaç deniz var senin o gözlerinde...
|
|
Sençekimli
bir sevdaydı
Hep
sana düşerdim
papatyalar bırakınca
elimi ...
|
ışığın
ışığı olmalısın
karanlığın
karanlığı
yoksa
nasıl aklanır
tüm
bebek göz yaşları
|
|
|
Göremiyorum
aynalarda mahcemalimi
hükümsüzdür
suretim kendimde...
|
|
içinden upuzun bir nehir akar
adı, çincede telaffuzu
mümkün olmayan,
bir akşamüstü bakışın var ya,
çocukluktan kalma
saat beş misali
sanki çay saati,
bardağa daldırıp bisküvini
yediğin zamanlar,
bakmaya doyamadığım
yüzünün haritası,
hep bir hazineyi imler,
dümdüz ilerle saçlarının perçeminden
düşünceye kadar
gözlerinin içine...
tarifsiz sevinçler diyarı
gülüşünün kıvrımı,
bir şey var bakışında tanrıya ait
çincede pirinç kadar kutsal... |
Bir
kaçak rüzgar eser
Tül
perde sallanır kendi kanaviçesinde
Bir
güneş sızar içeri
Çıplak
omzunu bulur sessizce
Kısa
Güneş yeniden doğar omzunun ülkesinde
Rüzgar
kaçar
Tül
perde solar kendi kanaviçesinde
Güneş
birden batar
çıplak
omzunun ülkesinde
9-7-2005
Bandırma
|
|
Hiç
bir aşk yazıldığı gibi okunmaz
adın
yazılır siyah kelimelerle
"acı"
diye okurum içimde
(la
mamma vita)
|
en
düzgün eğri diye taptık
karnından
büyüyüp giden ağaçları
üç
beş zaman kaldı bize
geçmiş
hatırladığımız değildi
ne
de gelecek özlediğimiz
maviler
dalgalanır ömrümüze
maviler
ki denizden devşirme
denizden
derine
daha
derine
en
içimize...
yıldız
anısı
ay
bükü serinliği
ah!
ellerinin sincap kıvrımı
fındık
tadı
kavrulup
giden bahar adı
|
|
|
Hiç
ölü güvercin görmediysem
ölümsüz
müdür tüm güvercinler?
|
|
yeşil
tarlaların nemi gibi
şu
senin gülümsemen
kelimeler
ki iki nefes
hayat
gibi gel geç
gülüşün
ki sonsuzluğun
|
saçlarının
o
salkımsöğüt dalgınlığı
ve
omuz başının öğle sonrası
ah!
bilir misin?
gülümsemen
toparlar
tüm
lunapark kahkahalarını
Ocak,
2007 izmir
|
|
Nedir
serçe sürüsünün bu gündüz telaşı?
Sanki
arıyorlar gibi
Akağaçların
siyah gölgesini
Soruyorum
kendime
Sığar
mı tüm serçelerin ruhu
Bir
darı tanesinin gölgesine…
Serçeler
hep gökte
Yağmur
damlası sevinçler misali
Nedir
serçe sürüsünün bu gündüz telaşı?
Neden
gölgeleri bile böylesi sevinçli?
11-12-2006
İzmir
|
|
|
yüregim
kanamıyor
sadece
yetişemiyorum
martıların
sevincine....
|
ah...
süt dişini imler
bütün
gece ağrıları
bebek
ağlar
anne
kalkar
erguvanları
imler
kısa
düşmüş çiçek kokuları
kendi
gölgesine sığınır
ufacık
bir çiy damlası
denizi
imler
vapur
çığlıkları,
hatırlarsın
maviye
ad koymuştuk
o
en uzun haftanın
pazar
sabahı
şair,
sen de yorgunsun biliyorum
bütün
kadınların adı birdir artık
tek
elle açabildiğinden beri
sutyenlerin
kopçalarını
|
|
Uzun
bir intihardı yalnızlığın,
İpsiz
bir darağacı sanırdın
Toprakta
kuruyan
Gölgeni
Her
gün azıcık ölüyordun
azıcık
kısalıyordu
Gülümsemenin
beyazlığı.
Ve
yüzün eksiliyordu
İçinde
eksik bir aynanın
Nedir
yalnızlığın yüzölçümü?
Bir
adımda biten
Gri
sessizliğin
Korkma
artık
Uçurumun
kenar süsü adın
Bir
çiçek gibi açmış ucunda
Bakmaya
korktuğun yalnızlığının
|
Dinle
Suyun sesini
dinle
Bir yağmur
damlası
Bebek değildir
eline damlayan
deniz sesidir
tüm bir
susuzluğunla dinle
Bak
sadece denizin
rengine bak
bir deniz mavi
değildir
alnında
dağılan ışık
damlanın
rengidir
ellerinle bak
denize
gözlerinle
dokun damlaya
17-3-2004
Bandırma
|